Ömer Faruk Er - Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Portalı

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 12. Sınıf Ders Notları

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 12 ders notları, Netbil Yayıncılık'ın MEB izinli baskısının sadeleştirilmiş halidir. Öğrencilerin sadece tekrar yapmaları ve sınavlara daha pratik hazırlanmaları için etkinlikler, çalışmalar, görseller ve dipnotlar çıkarılarak oluşturulmuştur. Metinlere herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Böylece kolayca sınavlarınıza hazırlık yapabileceksiniz. (Bu içerikte sadece sorumlu olduğunuz 1. ve 2. ünitelere yer verilmiştir.)

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 12. Sınıf Ders Notları Ders Kitapları

1. ÜNİTE: DÜNYA HAYATI VE AHİRET

1. Hayat Amaçsız Değildir

İnsan; akıllı, irade sahibi, düşünen, araştıran, sorgulayan bir varlıktır. Kendisinin, üzerinde yaşadığımız dünyanın ve varlıkların niçin yaratıldığını bilmek ister. Hayatın amacının ne olduğunu anlamaya ihtiyaç duyar.

Çevremizi gözlemlediğimizde, bizde hayranlık uyandıran pek çok şey görürüz. Mevsimlerin oluşumu, doğadaki canlanma, canlıların üremesi; dünyada hayatımızı rahatça sürdürmemizi sağlayan hava, su vb. unsurlar bunlardan bazılarıdır. Tabiattaki mükemmel düzen, varlıklar arasındaki uyum ve yaratılıştaki güzellikler de bizlerde hayranlık duygusu oluşturur. Bu gibi örnekler aynı zamanda bize, hiçbir şeyin boş yere yaratılmadığını, hayatın bir amacı olduğunu düşündürür.

Hayatın amacı konusunda bizlere yol gösteren, insanın yaratılış gayesini açıklayan temel kaynaklardan en önemlisi Kur’an-ı Kerim’dir. Kur’an’da, çevremizdeki varlıkların belli bir amaç için yaratıldığını bildiren pek çok ayet bulunur. Bunların birinde, “Biz göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu (yaratılanların boş yere yaratıldığı), inkâr edenlerin zannıdır...” buyrulur. Aynı konuyu dile getiren başka bir ayette ise şu ifade yer alır: “Biz yeri, göğü ve arasındakileri oyun olsun diye yaratmadık.”

Doğadaki varlıklar, insana hayatın bir amacı olduğunu düşündürür.

İslam inancına göre yer, gök, dağlar, ırmaklar vb. her şey Allah tarafından yaratılmıştır. Bütün varlıklar da insanın hizmetine sunulmuştur. Acaba bu durumda insanın yaratılış gayesi nedir? Kur’an’da bu soruya, “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk etsinler diye yarattım.” ayetiyle cevap verilmiştir. Başka bir ayette ise “O, hanginizin daha güzel amel işleyeceğini sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır...” denilmiştir. Böylece hayatın amacının Allah’a inanmakla birlikte iyilik yapmak, salih ameller işlemek olduğu ifade edilmiştir.

İnsan, kendisinin Yüce Allah tarafından üstün özelliklerle yaratıldığını bilmelidir. Hayatın amacını sorgulamalı, yaşamın devamı için gerekli olan her şeyin Allah tarafından bahşedildiğini fark etmelidir. Verdiği nimetler, yarattığı güzellikler için Allah’a şükretmelidir. Bu konuda Kur’an’ın, “Ey iman edenler! Size verdiğimiz rızıkların temiz olanlarından yiyin, eğer siz yalnız Allah’a kulluk ediyorsanız ona şükredin.” mealindeki ayetini ilke edinmelidir. Böylece hayatını anlamlı, mutlu ve huzurlu bir şekilde sürdürmelidir. Hayata anlam katan temel unsurun evreni yaratan, bütün varlıkları yoktan var eden Yüce Allah’a inanıp ibadet etmek, salih ameller işlemek olduğunu unutmamalıdır.

2. Ahirete İmanın Dünya Hayatını Anlamlandırmaya Katkısı

İslam dininde her Müslümanın gönülden inanması gereken bazı iman esasları vardır. Bunlardan biri ahirete imandır. Buna göre İsrafil adlı melek, Allah’ın emriyle sûra üfleyecek ve bütün canlılar ölecek, dünya hayatı son bulacaktır. Bir müddet sonra İsrafil ikinci kez sûra üfleyecek, insanlar Allah tarafından yeniden diriltilecektir. Herkes mahşer denilen yerde toplanacak, dünya hayatında yaptıklarından hesaba çekilecektir. İnanıp iyilik edenler cennete; günahkârlar ve kötülük edenler ise cehenneme gidecektir. Buna ahiret inancı denir. Kur’an-ı Kerim’de ahirete imanı konu alan birçok ayet bulunur. Örneğin bir ayette, “Onlar sana indirilene de senden önce indirilene de inanırlar. Ahirete de kesin olarak inanırlar.” buyrulur. Başka bir ayette ise şu ifade yer alır: “Yapmakta olduğunuz şeylerden mutlaka sorguya çekileceksiniz...” Kur’an’a göre insan, dünya hayatında yaptığı her işten sorumludur. Yaptığı iyilik veya kötülüğün karşılığını ahirette mutlaka görecektir. Bu konuyla ilgili olarak Zilzâl suresinde şöyle buyrulur: “Artık kim zerre ağırlığınca bir hayır işlerse onun mükâfatını görecektir. Kim de zerre ağırlığınca bir kötülük işlerse onun cezasını görecektir.” Başka bir ayette ise inanıp iyilik edenlerin cennetle ödüllendirileceği şöyle ifade edilir: “İman eden ve iyi işler yapanları, içinde ebedî kalmak üzere zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacağız...”

İslam inancına göre ölen her insan, ahirette yeniden diriltilecektir.

Ahirete inanan insan, Kur’an’ın emir, öğüt ve uyarılarını dikkate alır. Allah’ın varlığına ve birliğine iman eder. Ona ibadet etmeyi görev bilir. Adaletsizlik, haksızlık, iftira, gıybet, çekememezlik vb. kötülüklerden uzak durmaya özen gösterir. Salih ameller işlemeye, kendine ve topluma faydalı olmaya önem verir. Kendine sevap kazandıracak iyi ve güzel işlere yönelir. Böylece hayatını anlamlı bir şekilde sürdürür.

3. Ölüm Bir Hayat Gerçeğidir

İnsan akıllı bir varlıktır. Doğayı, canlıları, bitkileri, hayvanları gözlemler. Evrende meydana gelen olayların nedenlerini anlamaya çalışır. Ağaçların ilkbaharda yeşile bürünüp çiçek açtığını, doğanın canlandığını görür. Sonbaharda ise aynı ağaçların yapraklarının sararıp döküldüğüne, doğadaki yeşilliğin kaybolduğuna tanık olur. Bitkilerin kuruyup toprağa karıştığını, dünyaya gelen her canlının öldüğünü müşahade eder.

Doğadaki bazı olaylar, insanı hayat ve ölüm üzerinde düşünmeye sevk eder.

Başta insanlar olmak üzere genel olarak bütün canlılar da hayatın çeşitli aşamalarını gözlemlemek mümkündür. Örneğin çevremizde bir günlük, bir aylık veya birkaç yaşında çocuklar, genç ya da yaşlı insanlar görürüz. Bazen camilerden sala verildiğini, mahallemizde, kasabamızda veya köyümüzde bir insanın ölmüş olduğunu duyarız. Özellikle tarihî camilerin etrafındaki mezarlar, camilerde kılınan cenaze namazları bizlere hep ölümü hatırlatır. Ölümün bir hayat gerçeği olduğunu düşündürür.

Dünyaya gelen her insan, her canlı birgün mutlaka ölür. Kur’an-ı Kerim’de, “Nerede olursanız olun, sağlam ve tahkim edilmiş kaleler içinde bulunsanız bile ölüm size ulaşacaktır...” buyrularak bu gerçek açıkça ifade edilir. Aynı konuyla ilgili olarak başka bir ayette de şöyle buyrulur: “Her canlı ölümü tadacaktır. Ve ancak kıyamet günü, yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir...”

Kur’an’a göre her insan, dünya hayatının bir imtihan yeri olduğunu bilmelidir. Ölümün kaçınılmaz bir gerçek olduğunu unutmamalıdır. Yapılan iyilik ve kötülüklerin karşılığının ahirette mutlaka görüleceğine inanmalıdır. İş ve davranışlarında sorumluluk bilinciyle hareket etmelidir. Dünyada kalıcı eserler bırakmak için çaba harcamalıdır. Her türlü kötülükten uzak durmalı, iyi ve güzel işler yapmayı ilke edinmelidir. Yaptığı iyiliklerin ahirette Yüce Allah tarafından mükâfatlandırılacağım unutmamalıdır. Bu konuda Peygamberimizin, “İnsan, öldüğü zaman amel defteri kapanır. Ancak şu üç kişininki kapanmaz: Kendisine dua eden hayırlı evlat yetiştiren, insanların faydalandığı ilim bırakan ve sadaka-i cariye sahibi kişi.” şeklindeki hadisini ilke edinmelidir.

4. Ahirete Uğurlama

İnancımıza göre yaşayanlara olduğu gibi ölmüşlerimize karşı da bazı sorumluluklarımız vardır. Cenaze namazı kılmak, Kur’an ve mevlit okumak, dua etmek ve hayır yapmak bunlardan başlı-calarıdır.

4.1. Cenaze namazı

Ölüm herkes için üzücü bir durumdur. Özellikle de ölenin yakınlarını çok üzer. Bu nedenle ölen kimsenin yakınlarına taziyede bulunmak, başsağlığı dilemek gerekir. Onların üzüntülerini paylaşmak, dertlerine ortak olmak dinî ve insani bir görevdir.

Ölen bir Müslüman için yapılması gereken başlıca görev, onu yıkayıp kefenlemek ve cenaze namazını kılmaktır. Bu sebeple ölen kişi öncelikle dinî kurallara uygun olarak yıkanır, kefenlenir. Daha sonra cenaze namazı kılınmak üzere cami avlusuna getirilip musalla taşına konur.

Cenaze namazı kılmak, ölen Müslümana karşı yerine getirilmesi gereken bir görevdir.

Cenaze namazı kılmak farz-ı kifayedir. Yani bir mahallede, bir bölgede veya şehirde bir grup Müslümanın bu namazı kılmasıyla diğerlerinden sorumluluk kalkar. Ancak ölen Müslümanın cenaze namazı hiç kimse tarafından kılınmazsa bütün Müslümanlar bundan sorumlu olur. Cenaze namazının rükû ve secdesi yoktur. Bu namaz ayakta kılınır.

Cenaze namazının kılınışı şöyledir:

  • Cemaat cenazeye karşı kıbleye dönük olarak imamın arkasında düzgün bir şekilde saf oluşturur.
  • Ölen Müslümanın kadın veya erkek olduğu belirtilerek cenaze namazı için niyet edilir.
  • Eller kulak memelerine değecek şekilde kaldırılıp “Allahü ekber.” denilerek tekbir alınır ve göbek altına bağlanır.
  • İmam ve cemaat “Ve celle senâük.” ifadesiyle beraber Sübhâneke duasını sessizce okur.
  • Sonra eller kaldırılmadan tekrar tekbir alınır. Allâhümme Salli ve Allâhümme Bârik duaları okunur.
  • Ardından üçüncü kez tekbir alınıp cenaze duası okunur. Bu duayı bilmeyen kişiler Rabbenâ dualarını okuyabilirler.
  • Son olarak dördüncü bir tekbir daha alınıp sağa ve sola selam verilmek suretiyle cenaze namazı bitirilir.

Namaz bittikten sonra imam cemaatten, ölen kişiye haklarını helal etmelerini ister. Bunun ardından da topluca dua edilip Fâtiha okunur. Sonra cenaze mezarlığa götürülüp defnedilir. Böylece ölen kişi için önemli bir görev yerine getirilmiş olur. Peygamberimiz, “Kim üzerine namaz kılınıncaya kadar cenazede hazır bulunursa kendisine sevap vardır.” buyurarak cenaze namazı kılmayı tavsiye etmiştir. Biz de onun tavsiyesine uyalım. Yaşayanlara olduğu gibi ölmüşlerimize karşı da görevlerimizi yerine getirelim.

4.2. Kuran ve Mevlit Okumak

Ahirete uğurladığımız bir Müslüman için yapabileceğimiz dinî görevlerden biri de Kur’an ve mevlit okumaktır. Ülkemizde bölgeden bölgeye, şehirden şehire farklı bazı uygulamalar olmakla birlikte genelde hemen hemen her yerde, ölen kişi için Kur’an okumak veya okutmak âdet hâline gelmiştir.

Ölen Müslüman için Kur’an okuma uygulaması cenaze namazı kılındıktan sonra başlar. Namaz kılındıktan sonra ölenin ruhu ve Allah rızası için herkes Fâtiha okur. Daha sonra cenaze mezarlığa götürülür. Defin sırasında genellikle Yâsîn ve Mülk (Tebâreke) sureleri okunur. Aynı şekilde defin işleminin sonuna doğru da İhlâs, Felâk ve Nâs surelerinin okunması yaygın bir âdettir. Son olarak imam veya müezzin tarafından, ölen kişinin ruhunun şâd olması için dua edilip Fâtiha suresi okunarak cenaze merasimi tamamlanır.

Ölen kimse için sadece cenaze merasiminde değil daha sonra da Kur’an okunur. Peygamberimiz, “Ölülerinize... Yâsîn suresini okuyunuz.” buyurarak bizleri, ahirete uğurladığımız Müsülümanlar için Kur’an okumaya teşvik etmiştir.

Ölen Müslümanın ardından Kur'an okumak güzel bir davranıştır.

Toplumumuzda ölen Müslümanlar için mevlit okutmak da oldukça yaygın bir âdettir. Buna göre birçok aile, ölmüş yakınları için mevlit okutur. Mevlit sözlükte; doğum, doğum zamanı, doğum yeri gibi anlamlara gelir. Bu kavram kültürümüzde; Hz. Peygamberin doğumunu anlatmak, onu anmak ve adını yüceltmek için yazılan manzum eserleri ifade etmek için kullanılır. Müslüman toplumlarda, farklı dillerde yazılmış birçok mevlit bulunur. Ülkemizde en çok bilinen mevlit, Süleyman Çelebi tarafından yazılmış olan “Vesiletü’n-Necat” adlı eserdir.

Geçmişlerimiz için mevlit töreni düzenlemek toplumumuzda gelenek hâlini almıştır.

Mevlit merasimlerinde, güzel sesli kişiler tarafından makamlı bir şekilde, mevlitten bölümler okunur. Bunlar arasında aşır (Kur’an’dan bir bölüm) okumak da yaygın bir uygulamadır. Merasimin sonunda ölmüş Müslüman için dua edilip Fâtiha okunur. Okunan Kur’an’ın sevabı ölen kişinin ve ahirete göç etmiş bütün Müslümanların ruhlarına bağışlanır. Mevlit merasimine katılanlara lokum, tatlı, yemek vb. ikram edilir.

Dinî bir zorunluluk olmamakla birlikte, mevlit okutmak toplumumuzda yerleşmiş güzel bir âdettir.

4.3. Dua Etmek ve Hayır Yapmak

İslam dininde önem verilen ibadetlerden biri dua etmektir. Her Müslüman istediği zaman, istediği yerde, kendi kelimeleriyle ve gönlünden geçtiği gibi Yüce Allah’tan istekte bulunabilir. Ona iç dünyasını açabilir, sıkıntı ve sorunlarını iletebilir.

Ölmüşlerimiz için yerine getirmemiz gereken dinî görevlerden biri de dua etmek ve hayır yapmaktır. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bizleri dua etmeye yönlendiren birçok ayet bulunur. Bunlardan birinde, “...Allah’a (azabından) korkarak ve (rahmetini) umarak dua ediniz. Şüphesiz Allah’ın rahmeti iyilik edenlere çok yakındır.” buyrulur. Başka bir ayette ise “Bana dua edin, duanıza karşılık vereyim...” ifadesi yer alır. O hâlde bizler ahirete uğurladığımız Müslümanlar ve ölmüş yakınlarımız için dua edelim. Allah’tan onlar için af ve merhamet dileyelim. Bu konuda sevgili Peygamberimizin, “(Ölmüş) kardeşiniz için Yüce Allah’tan mağfiret dileyiniz...” hadisini ilke edinelim.

Ölen kişiler adına cami, hastane, okul gibi eserler yaptırmak dinimizde tavsiye edilen güzel bir davranıştır.

Ölen Müslümanlara fayda sağlayan, sevap kazandıran başlıca uygulamalardan biri de onlar adına hayır yapmaktır. Buna göre ölmüş yakınlarımız için muhtaç durumda olanlara maddi ve manevi yardımlarda bulunabiliriz. İhtiyaç sahibi kişilere yiyecek, içecek, gıda, para vb. verebiliriz. Varsa dertlerini dinler, sıkıntılarına ortak olur, bunların çözümü için gayret gösterebiliriz. Maddi imkânlar elveriyorsa ölmüş yakınlar için okul, cami, çeşme gibi eserler de yaptırılabilir. Yahut bu gibi yerlerin yapımına katkı sağlanabilir. Dinimizde böyle kalıcı eserler yaptırmaya, bunları insanların hizmetine sunmaya önem verilir. Bu gibi eserler sürekli hayır getiren sadaka, anlamında “sadaka-i cariye” olarak adlandırılır. İnancımıza göre sadaka-i cariye hem ölmüşlerimize hem de yaşarken onu yaptırmış olan Müslümana sevap kazandırır. Bu konuyla ilgili olarak bir gün bir sahabi Peygamberimizin huzuruna gelmiş ve ona, “Ölmüş olan annem adına sadaka versem sevabı ona ulaşır mı?” diye sormuştur. Pegamberimiz de “Evet.” cevabını vermiştir. Allah Resulü, başka bir hadisinde de insanlar ve diğer canlılar faydalandığı sürece sadaka-i cariyenin kişiye sevap kazandıracağını belirtmiştir.

İnsanların yararlanacağı eserler yaptırmak İslam’da sadaka-i cariye olarak adlandırılır.

5. Kıyamet

Kıyamet, sözlükte; ayağa kalkmak, doğrulmak, kalkmak, dikilmek gibi anlamlara gelir. Terim olarak ise kıyamet; Yüce Allah tarafından belirlenen bir vakitte, dünya hayatının sona erip bütün canlıların ölmesini, sonra da yeniden dirilmeyi ifade eder.

İslam, inancına göre kıyamet, İsrafil adlı meleğin sûra üflemesiyle gerçekleşecektir. Kur’an-ı Kerim’de bu durumu dile getiren çeşitli ayetler bulunur. Örneğin Hâkka suresinde şöyle buyrulur: “Sûra bir defa üfürülünce, yeryüzü ve dağlar kaldırılıp birbirine bir çarptırılınca işte o gün olacak olmuş (kıyamet kopmuş) tur.” Başka bir ayette ise “Kıyamet günü mutlaka gelecektir, bunda hiç şüphe yoktur." ifadesi yer alır. Böylece kıyametin gerçekleşeceği kesin bir dille ifade edilmiştir.

Kıyametin kopması gibi ölen insanların dirilmesi de İsrafil’in sûra üflemesiyle gerçekleşecektir. Bu konuyu dile getiren bir ayette şöyle buyrulur: “Sûra üflenir ve Allah’ın dilediği kimseler dışında göklerdeki herkes ve yerdeki herkes ölür. Sonra ona bir daha üflenir, bir de bakarsın onlar kalkmış bekliyorlar.” Bu ayete göre İsrafil’in sûra ilk üfleyişinde kıyamet kopacak ve herkes ölecek, ikinci üfleyişinde ise ölenler dirilecektir. Dirilen herkes ahirette, mahşer yerinde toplanacaktır. Mahşer, dünya hayatında yapılan iyilik ve kötülüklerin hesabının sorulacağı yerdir. Bu nedenle mahşer günü, hesap günü olarak da adlandırılır.

İnancımıza göre ahirette Allah tarafından diriltilen insanların dünyada yaptığı iyilik ve kötülükler mizan denilen bir tür terazide tartılacaktır. İyilikleri ağır gelenler cennetle mükâfatlandırılacak, kötülükleri, günahları fazla olanlar ise cehennemde yaptıklarının cezasını çekecektir.

Tarih boyunca kimi insanlar kıyamet ve yeniden diriliş konusunda şüpheye düşmüşlerdir. Kur’an-ı Kerim’de bu kişilere cevap veren, yeniden dirilişin mutlaka gerçekleşeceğini dile getiren açık ifadeler bulunur. Örneğin Yâsîn suresinde şöyle buyrulur: “İnsan... dedi ki: Çürümüş kemikleri kim diriltecek? De ki: Onları ilk defa var eden diriltecektir. O, her yaratılmışı hakkıyla bilendir.” Başka bir ayette ise “Gökleri ve yeri yaratan ve onları yaratmaktan yorulmayan Allah’ın, ölüleri diriltmeye gücünün yeteceğini görmediler mi? Evet şüphesiz o, her şeye hakkıyla gücü yetendir.” buyrulur. Böylece ölen her insanın dirileceği kesin bir dille ifade edilir.

Kur’an’da yeniden diriliş, doğadaki canlanmaya benzetilerek anlatılmıştır.

Kıyametin ne zaman kopacağı da insanlar tarafından merak edilmiştir. Ancak peygamberler dâhil hiç kimse bu konuda bilgi sahibi değildir. Yüce Allah, “İnsanlar sana kıyametin vaktini soruyorlar. De ki: Onun ilmi ancak Allah katindadır...” mealindeki ayetle bu gerçeği vurgulamıştır.

İnancımıza göre insanın söylediği sözler, yaptığı davranışlar melekler tarafından kaydedilmektedir. Buna inanan kişi, her zaman ve her yerde davranışlarına dikkat eder. Ahireti, kıyameti ve hesap gününü unutmaz; kötülüklerden uzak durup iyiliklere yönelmeyi ilke edinir. Kendisine sevap kazandıracak, cennete gitmesini sağlayacak davranışlara yönelir.

6. Yeni Bir Hayat: Ahiret

İslam inancına göre ölüm bir yok oluş değildir. Aksine yeni bir hayata başlangıçtır.. İnsanların Yüce Allah tarafından diriltilip hesaba çekileceği ve bunun ardından ebedî bir hayatın olduğu inancı, İslam’ın temel ilkelerinden biridir. Bu nedenle her Müslüman ahirete inanır.

Kur’an-ı Kerim’de dünya hayatından sonra yeni bir yaşam olduğunu ifade eden birçok ayet bulunur. Bunlardan birinde, “O, rüzgârları rahmetinin önünde müjde olarak gönderendir. Nihayet rüzgârlar ağır bulutları yüklendiği vakit, onları ölü bir belde (yi diriltmek) için sevk ederiz de oraya suyu indiririz. Derken onunla türlü türlü meyveleri çıkarırız. İşte ölüleri de öyle çıkaracağız...” buyrulur. Böylece yeniden dirilişle doğadaki canlanma arasında bağlantı kurulur. İnsanlardan yeniden diriliş ve ahiret hayatı üzerinde düşünmeleri istenir. Başka bir ayette ise “... Ahirete inanmayanlar azap ve derin sapıklık içindedirler.” buyrularak ahirete inanmayanlar kınanır.

Dünya hayatı geçici ve kısadır. Her Müslüman bu hayatı en güzel şekilde ve faydalı işler yaparak geçirmeye önem vermelidir. Allah’ın varlığına ve birliğine inanmalı, ibadetlerini yapmaya önem vermeli, salih ameller işlemeyi ilke edinmelidir. Kutsal kitabımız Kur’an’da ahiret hayatını ve salih ameller işlemeyi konu alan birçok ayet bulunur. Örneğin Beyyine suresinde şöyle denir: “Şüphesiz, inkâr eden kitap ehli ile Allah’a ortak koşanlar, içinde ebedî kalmak üzere cehennem ateşindedirler. İşte onlar, yaratıkların en kötüsüdür. Şüphesiz iman edip salih ameller işleyenler var ya, işte onlar yaratıkların en hayırlısıdırlar. Rableri katında onların mükâfatı, içlerinden ırmaklar akan, içlerinde ebedî kalacakları Adn cennetleridir... İşte bu mükâfat Rablerine derin saygı duyanlara mahsustur.” Başka bir ayette ise ahiret hayatında kimseye haksızlık edilmeyeceği şöyle belirtilir: “Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün asla zulüm yoktur. Şüphesiz Allah hesabı çabuk görendir.”

İslam inancına göre ölüm bir son değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır.

İnkârcıların; kötülük, adaletsizlik ve haksızlık yapanların ahirette ceza görecekleri açık bir gerçektir. Kutsal kitabımızda yer alan, “Evet, kötülük işleyip suçu benliğini kaplamış (ve böy-lece şirke düşmüş) olan kimseler var ya, işte onlar cehennemliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” mealindeki ayetle bu durum ifade edilir. Kur’an’da Allah’ın varlığına ve birliğine inanıp salih ameller işleyen kişiler hakkında ise “İman edip salih ameller işleyenler ise cennetliklerdir. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” buyrulur.

2. ÜNİTE TÖVBE VE BAĞIŞLAMA

1. İnsan Hata Yapabilen Bir Varlıktır

Yüce Allah, insanı akıl ve irade sahibi, düşünen, araştıran, okuyan, öğrenen, kendini gelişti-rebilen bir varlık olarak yaratmıştır. Onu el, ayak, göz, kulak vb. organlarla donatmıştır. Allah’ın lütfettiği üstün özellikleriyle insan mükemmel bir varlıktır. Ancak her türlü üstün özelliklerine rağmen yine de insan kusursuz bir varlık olarak görülmemelidir. Çünkü o, zaman zaman günah veya kusur işleyebilir. Bazen hata yapabilir.

İnsan gün içerisinde pek çok kişiyle iletişim kurar. Başkalarıyla görüşür, konuşur. Bu süreçte bazen bilinçli veya bilinçsizce çevresindeki kişileri kırabilir. Kaba ve kırıcı davranabilir. İşini eksik yapabilir, kusur işleyebilir. Ancak burada önemli olan, yapılan hatayı fark edip aynı hatayı tekrar etmeme konusunda kararlı olmaktır.

İslam dini, insanın hata yapabilen bir varlık olduğunu kabul eder. Hz. Muhammed, bir hadisinde, “İnsanoğlu hata yapabilir. Ancak hata yapanların en hayırlısı tövbe edenlerdir.” buyurmuştur. Böylece o, yapılan hatayı fark edip ondan dönmek, hatayı telafi etmek gerektiğine dikkat çekmiştir. Aynı konuyu dile getiren başka bir hadisinde de “Asıl muhacir (hicret eden), hata ve günahları terk edendir.” buyurmuştur.

2. Tövbe Hatadan Dönme ve İyiye Yönelme Erdemidir

Dinî açıdan, yapılan hataları ve işlenen bir günahı telafi etmek mümkündür. Bunun başlıca yolu da pişmanlık duyup tövbe etmektir. O hâlde bir Müslüman hata ettiğinde, bir kusur veya günah işlediğinde hemen bunun farkına varmalı, tövbe istiğfar etmelidir. İstiğfar; af ve mağfiret dilemek, Allah’tan bağışlanma istemek demektir. Yüce Allah, “Rabb’ine hamt ederek tespihte bulun ve ondan bağışlanma dile. Çünkü o, tövbeleri çok kabul edendir.” buyurur. Böylece bizleri, kendisinden mağfiret dilemeye yönlendirir.

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de, hatalı davranan veya günah işleyen kişileri tövbe etmeye yönlendiren birçok ayet bulunur. Bunlardan birinde, “...Sizden kim bilmeyerek bir kötülük yapar, sonra ardından tövbe edip de kendini ıslah ederse bilsin ki Allah çok bağışlayan, çok esirgeyendir.” buyrulur. Başka bir ayette ise şu ifade yer alır: “Rabb’inizden bağışlanma dileyin, sonra da ona tövbe edin ki sizi belirlenmiş bir süreye. kadar güzel bir şekilde yararlandırsın.”

Tövbe etmek; yapılan hatadan pişmanlık duymak, bir daha aynı hatayı, günahı işlememeye azmetmektir. İşlediği günahtan uzak duracağını belirtip Allah’tan mağfiret dilemektir. Bu, aynı zamanda takva sahibi, inançlı kişilerin en belirgin özelliğidir. Tövbe, hatadan dönme ve iyiye yönelme kararlılığını gösterme erdemidir. Âl-i İmrân suresinde, “Yine onlar (takva sahipleri) ki bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tövbe istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.” buyrularak bu gerçeğe işaret edilir.

İnsan, tüm benliğiyle ve samimi olarak Allah’a yönelmeli, tövbe etmelidir.

İnsan akıllı bir varlıktır. O, kendisinin de hata yapabilen bir varlık olduğunu fark eder. Hatadan dönmenin erdemli bir davranış olduğunu kavrar. Yanlış bir davranışta bulunduğunda Yüce Allah’tan af diler, tövbe eder. Bu konuda Sevgili Peygamberimizi kendisine örnek alır. O, birçok kez, “Allah’ım sen çok affedicisin, çok cömertsin, affetmeyi seversin, beni affet.” diyerek dua etmiştir. Başka bir hadisinde de “Tövbe eden kişi hiç günah işlememiş gibi olur.” buyurarak tövbe etmemizi öğütlemiştir.

Müslüman, Allah’ın bağışlayıcı olduğunu bilmeli, tövbe etmeye önem vermelidir.

Her Müslüman, dinimizin öğütlerine uymalıdır. Hz. Muhammed’i kendine örnek almalıdır. Gerektiğinde tövbe etmeli, kendisine karşı yapılan hataları da bağışlamalıdır. Merhametli, bağışlayıcı, affedici olmayı ilke edinmelidir. Tövbe ve bağışlama eylemlerinin tamamen kendi iç dünyası ile ilgili olduğunu iyi kavramalıdır. Zaman zaman dua ve tövbe ederek duygularını, düşüncelerini, iç dünyasını Allah’a açmalıdır. Kendi kelimeleriyle, içinden geldiği gibi Allah’tan bağışlanma dilemeli, evrenin yaratıcısı olan Yüce Allah’a dua etmelidir.

3. Allah Bağışlayıcıdır, Bağışlamayı Sever

İslam’a göre evreni ve evrendeki varlıkları Allah yaratmıştır. Doğada, çevremizde gördüğümüz her şey onun eseridir. Ayrıca canlılar; bitkiler, hayvanlar, insanlar Allah’ın yarattığı nimetlerle ve onun sağladığı imkânlar sayesinde hayatlarını sürdürürler. Yüce Allah şefkat ve merhamet sahibidir. Daima kullarının iyiliğini, mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşamasını ister. Bir günah ya da kusur işlediklerinde kullarına karşı bağışlayıcıdır. Bizleri de bağışlayıcı olmaya, hataları affetmeye yönlendirir.

Kur’an-ı Kerim’de Yüce Allah’ın bağışlayıcı olduğunu, kullarına karşı her zaman merhamet gösterdiğini belirten birçok ayet bulunur. Bunlardan birinde, “(Resulüm!) Kullarıma, benim çok bağışlayıcı ve pek esirgeyici olduğumu haber ver.” ifadesi yer alır. Başka bir ayette ise “Ey nefislerine kötülük edip (günahta) aşırı giden kullarım! Allah’ın rahmetinden umudunuzu kesmeyin. Doğrusu Allah günahların hepsini bağışlar. Çünkü o, bağışlayandır, merhametlidir.” buyrulur.

Allah, hem bağışlar hem de hataları bağışlayan kimseleri sever. Kutsal kitabımız Kur’an’da yer alan birçok ayette bu gerçek dile getirilir. Örneğin bir ayette, “O takva sahipleri ki... öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanı sever.” buyrulur. Başka bir ayette ise şu ifade yer alır: “Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir.” Böylece Yüce Allah bizleri affedici olmaya yönlendirir. Aynı konuyu dile getiren başka bir ayette ise şöyle denir: “... Bir kötülüğü affederseniz Allah da ziyadesi ile affedici ve kadirdir.”

İnsanlara karşı hoşgörülü ve bağışlayıcı olmalıyız.

Çevremizdeki insanların hepsi aynı tecrübe, bilgi birikimi ve kültür düzeyine sahip olmayabilir. Bu kişiler bazen istemeden bizi kırabilir, üzülmemize ve incinmemize neden olabilirler. Böylesi durumlarda hiç kimseye kin gütmemeliyiz. Öfkeyle karşılık vermekten kaçınmalıyız. Ağzımızdan çıkabilecek sözlerin daha büyük sorunlara neden olabileceğini unutmamalıyız. Öfkeyle hareket etmek yerine bağışlayıcı olmayı ilke edinmeliyiz. Yüce Allah’ın hataları affeden, insanları bağışlayan kullarını seveceğini, onlardan hoşnut olacağını bilmeliyiz. Bu konuda Hz. Peygamberin, “... Allah affeden bir kimsenin ancak değerini artırır...” hadisini ilke edinmeliyiz. Bağışlamanın aynı zamanda toplumda sevgi, saygı ve kaynaşma duygularını güçlendireceğini unutmamalıyız.

4. Bağışlama Bireysel ve Toplumsal Hoşgörünün Temelidir

Toplumsal yaşamda herkesin yerine getirmesi gereken çeşitli görev ve sorumluluklar vardır. Bu sorumluluklar yerine getirilirken insanlar birbiriyle görüşür, konuşur, iletişim hâlinde olurlar. Bütün bu ilişkiler esnasında her an bir kusur işleyebilir, hata yapabilirler. İşte böylesi durumlarda hem hatayı fark edip özür dilemek hem de bağışlayıcı olmak gerekir. Buna göre kişi, kendisine karşı yapılan bir hata söz konusu olduğunda karşısındakine merhametle yaklaşmalı, bağışlayıcı olmalıdır. Bağışlamayı bireysel ve toplumsal hoşgörünün temeli görmelidir.

Tövbe ve bağışlama, kişide Yüce Allah’a, insanlara ve diğer tüm varlıklara karşı sevgi ve yakınlık oluşturur. İşlediği bir günah veya kusur nedeniyle tövbe eden insan aynı zamanda Allah’a duyduğu sevgiyi, bağlılığı da ifade eder, ona sığınır. İnsanları bağışlayan kişi ise başkaları tarafından sevilir, saygı görür. Bağışlayıcı olan kişi içindeki olumsuz duygu ve düşüncelerden kurtulur. Affetmenin huzurunu duyar. Böylece affeden ve affedilen kişiler arasında sevgi ve yakınlık oluşur. Toplumda hoşgörü yaygınlaşır. Yüce Allah da bir ayette, “Sen af yolunu tut, iyiliği emret ve cahillerden yüz çevir.” buyurarak bizlerden affedici olmamızı istemiştir. Öyleyse bizler toplumsal ilişkilerde sevgi, saygı ve bağışlamaya önem verelim. Bağışlamayı başaran, başkalarını affedebilen bireylerin oluşturduğu toplumlarda hoşgörünün hâkim olacağını dikkate alalım. Bu konuda Kur’an’ın, Peygamberimize yönelik olarak verdiği, “... Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın hiç şüphesiz etrafından dağılıp giderlerdi. Şu hâlde onları affet; bağışlanmaları için dua et...” şeklindeki öğüdünü ilke edinelim.

5. İyilikler Kötülükleri Giderir

Kültürümüzde iyilik yapmanın büyük önemi vardır. “İyilik eden iyilik bulur.” “İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir.” gibi atasözlerimiz buna örnek gösterilebilir. Dinî ve ahlaki ilkeleri içselleştiren, âdeta yaşam tarzı hâline getiren milletimiz de tarih boyunca başkalarına iyilik etmeye, yoksulları gözetmeye çok önem vermiştir. İyiliklerin yaygınlaşması, kötülüklerin azalması, herkesin mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşaması için çalışmıştır. Ünlü mutasavvıf ve şairimiz Yunus Emre de bir şiirinde yardımseverliğin, başkalarına iyilik etmenin önemini şöyle vurgulamıştır:

Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim’de bizleri iyilik etmeye yönlendiren birçok ayet bulunur. Örneğin bir ayette, “... Kim Allah’a inanır ve yararlı iş yaparsa Allah onun kötülüklerini örter, onu (ve benzerlerini) içinde ebedî kalacakları, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar...” buyrulur. Böylece iyilik etmenin, yararlı iş yapmanın kötülükleri ortadan kaldıracağına da işaret edilir. Furkân suresinde ise aynı konuyla ilgili olarak şöyle buyrulur: “Ancak tövbe ve iman edip iyi davranışta bulunanlar başkadır; Allah onların kötülüklerini iyiliklere çevirir. Allah çok bağışlayıcıdır, engin merhamet sahibidir. Kim tövbe edip iyi davranış gösterirse şüphesiz o, tövbesi kabul edilmiş olarak Allah’a döner.”

İyilik etmek dinî, ahlaki ve insani bir sorumluluktur. Bu konuda üzerine düşen sorumluluğu yerine getiren kişi; toplumda sevgi, saygı, dayanışma, dostluk ve kardeşlik duygularının yaygınlaşmasına katkıda bulunur. Kötülüklerin azalmasına, zamanla iyice ortadan kalkmasına katkıda bulunur. Hûd suresinde yer alan, “... İyilikler kötülükleri (günahları) giderir.” mealindeki ayet de insanları iyilik yapmaya yönlendirir. Sevgili Peygamberimiz de bir hadisinde, “Nerede olursan ol, Allah’tan kork ve işlediğin kötülüğün hemen ardından onu yok edecek bir iyilik yap.” buyurur. Böylece o, bizlere her zaman, her yerde iyilik yapmayı öğütler. İyiliğin kötülüğü yok edeceğini belirtir.

Namaz Vakitleri

Hava Durumu

Tasarım - Yazılım - Sistem: Ömer Faruk Er - Medya İnternet