Ömer Faruk Er - Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Portalı

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 11. Sınıf Ders Notları

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 11 ders notları, Dikey Yayıncılık'ın MEB izinli baskısının sadeleştirilmiş halidir. Öğrencilerin sadece tekrar yapmaları ve sınavlara daha pratik hazırlanmaları için etkinlikler, çalışmalar, görseller ve dipnotlar çıkarılarak oluşturulmuştur. Metinlere herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Böylece kolayca sınavlarınıza hazırlık yapabileceksiniz. (Bu içerikte sadece sorumlu olduğunuz 1. ve 2. ünitelere yer verilmiştir.)

Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi 11. Sınıf Ders Notları Ders Kitapları

1. ÜNİTE: İNSANIN İRADESİ VE KADER

1. Kader ve Kaza Kavramları

Evrende mükemmel bir düzen vardır. Dünya’mız kendi ekseni etrafındaki dönüşünü yirmi dört saatte tamamlamaktadır. Bunun sonucunda da gece ve gündüz meydana gelmektedir. Gece ve gündüz ile mevsimler düzenli bir şekilde birbirini izlemektedir. Kur’an-ı Kerim’de de evrendeki düzenli işleyişi konu edinen birçok ayet bulunur. Örneğin bu konuyla ilgili olarak Yâsîn suresinde şu ifadeler yer alır: “Gece de onlar için bir ibret alametidir. Biz ondan gündüzü sıyırıp çekeriz de onlar karanlıklara gömülürler. Güneş mustakarında (kendisi için belirlenen yörüngede) akar (döner). İşte bu, aziz ve alim olan Allah’ın takdiridir. Ay için de birtakım menziller tayin ettik. Nihayet o, eğri hurma dalı gibi (hilal) olur da geri döner. Ne Güneş Ay’a yetişebilir ne de gece gündüzü geçebilir. Her biri bir yörüngede yüzerler.” Bu ayetler de belirtildiği gibi gökyüzündeki gezegenler Güneş, Ay düzenli bir şekilde hareketlerini sürdürmektedir. Evrendeki bu mükemmel düzeni sağlayan ve devam ettiren, sonsuz güç sahibi olan Yüce Allah’tır.

Kader; Allah’ın evrende meydana gelecek olayların yerini, zamanını ve özelliklerini önceden bilip takdir etmesi anlamına gelir.

Kaza ise Allah tarafından takdir edilen olayların, zamanı geldiğinde onun bilgisine uygun bir şekilde gerçekleşmesi demektir. Dinimize göre her Müslüman kaza ve kadere inanmalıdır. Kaza ve kadere inanmak, Yüce Allah’ın sonsuz ilim ve kudret sahibi olduğuna iman etmenin gereğidir.

İnsan dışındaki varlıklar için kader, Allah’ın onlar için belirlediği yasalardır. Buna göre kader, Allah’ın tüm varlıkları mükemmel bir ölçü ve uyum içinde yaratması; evrende meydana gelen olayların, Yüce Allah’ın belirlediği yasalar çerçevesinde gerçekleşmesidir.

2. İnsanın İradesi ve Kader

İnsan dışındaki varlıkların evrenin yasalarına aykırı hareket etmesi mümkün değildir. İnsan ise bazı özellikleri nedeniyle kader karşısında farklı bir konuma sahiptir. Bu özellikler; akıl sahibi, özgür ve sorumlu olmaktır.

İnsanı diğer varlıklardan ayıran en temel özellik akıldır. İnsan, aklı sayesinde düşünür, araştırma ve inceleme yapar, bilimsel çalışmalar ortaya koyar ve yeni buluşlar gerçekleştirir. Uçak, gemi, otomobil, çamaşır ve bulaşık makinesi, bilgisayar, televizyon gibi yaşamını kolaylaştıracak araçlar üretir. O, akıllı bir varlık olduğu için sanatsal ve kültürel etkinliklerde bulunur, yeni bilgiler edinip kendini geliştirir.

İnsan, aklı sayesinde iyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı birbirinden ayırt eder. Evrenin ve kendisinin yaratılış amacını anlamaya çalışır. Kâinattaki mükemmel düzeni, varlıklar arasındaki uyumu ve doğadaki dengeyi fark eder. Yaptığı gözlemler sonucunda da evrende tesadüfe yer olamayacağını, her şeyi yaratan ve kâinattaki mükkemmel düzeni sağlayan yüce bir varlık olması gerektiğini anlar. Bütün bunların sonucunda da Allah’ın varlığına ve birliğine iman eder.

Yüce dinimiz İslam akıla büyük önem verir. Kur’an’da yer alan birçok ayette insanlardan akıllarını kullanmaları, varlıklar ve olaylar üzerinde düşünmeleri istenir. Bu konuda kutsal kitabımızda yer alan "Aklınızı kullanımıyor musunuz?”, Siz hiç düşünmez misiniz?” gibi ayetler aklı kullanmanın gereğini ve önemini ortaya koymaktadır.

Yüce Allah, insana akıl yanında irade yani seçme hürriyeti de vermiştir. İnsan, davranışlarını hür iradesiyle gerçekleştirir. O; aklıyla iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayırt eder. İradesiyle de bunlardan dilediğine yönelir. Kur’an-ı Kerim’de de insanın özgür bir varlık olduğunu bildiren çeşitli ayetler bulunur. Bunlardan birinde, “Ve de ki: Hak Rabb’inizdendir. Öyle ise dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin...” buyrulur. Aynı konuyla ilgili başka bir ayette de “Şüphesiz biz ona (doğru) yolu gösterdik...” buyrularak insanın doğru yolu seçme konusunda özgür bırakıldığı belirtilir.

İnsan, gücü sınırlı bir varlıktır. Bu nedenle de istediği her şeyi yapamaz. Örneğin insan ne kadar isterse istesin, kendisinin ya da bir başkasının ölümünü engelleyemez. Zamanı durduramaz ve geriye döndüremez. Bütün bunlar, insanın sınırlı bir iradeye (cüzi irade) sahip olduğunu gösterir. Yüce Allah ise sonsuz güç ve irade sahibidir. O, istediği her şeyi yapabilir. Bu nedenle Allah’ın iradesine külli irade (sınırsız irade) denir.

Evrendeki her şey Allah’ın bilgisi ve iradesi ile meydana gelmektedir. Bu nedenle istediğimiz bir şeyin gerçekleşmesi ya da yapacağımız işler için önce elimizden gelen çabayı harcamalı, sonra da Allah’tan yardım dilemeliyiz. Konuşmalarımızda sık sık “İnşallah (Allah dilerse)” ifadesini kullanmalıyız. Kur’an-ı Kerim de bizlere böyle davranmayı tavsiye eder. Bu konuyla ilgili bir ayette Yüce Allah, “Allah’ın dilemesine bağlamadıkça (İnşallah demedikçe) hiçbir şey için ‘Bunu yarın yapacağım.’ deme...” buyurur. Bütün bunlar, insanın iradesiyle Allah’ın iradesi arasında yakın bir ilişki olduğunu ortaya koymaktadır.

İnsan, akıllı ve özgür irade sahibi bir varlık olduğu için davranışlarını bilinçli bir şekilde gerçekleştirir. Bu nedenle de o, yaptıklarından sorumludur. Sorumluluk, kişinin özgür iradesiyle gerçekleştirdiği davranışların sonucunu üstlenmesidir. Kur’an-ı Kerim’de de insanın yaptıklarından sorumlu olduğunu belirten bazı ayetler yer alır. Örneğin bunlardan birinde, “... Yaptıklarınızdan mutlaka sorumlu tutulacaksınız.” buyrulur.

Yüce Allah, peygamberler ve kutsal kitaplar aracılığıyla insana doğru yolu göstermiştir. Ondan aklını ve iradesini iyi yönde kullanmasını, güzel davranışlara yönelmesini istemiştir. İyi davranışta bulunanların da kötülük edenlerin de yaptıklarının karşılığını göreceğini bildirmiştir. Rabb’imiz, bu konuyla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de, “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” buyurmuştur.

İnsan, varlıklar arasındaki ayrıcalıklı konumunun farkında olmalı, aklını ve iradesini iyi yönde kullanmalıdır. Kendisine, topluma ve Yüce Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirmeye önem vermelidir. İnanıp ibadet etmeye, güzel ahlaklı bir kişi olmaya özen göstermelidir.

3. Kaderle İlişkilendirilen Bazı Kavramlar

Müslüman toplumlarda kaderle ilişkilendirilen bazı kavramlar vardır. Ecel, ömür, rızık, afet, sağlık, hastalık, başarı, başarısızlık, tevekkül, hayır ve şer bunlardan başlıcalarıdır.

3.1. Ecel ve Ömür

Her canlı doğar, belirli bir süre yaşar ve ölür. Bu, kaçınılması mümkün olmayan bir kaderdir. Kur’an-ı Kerim’de bu konuda, “Yeryüzünde bulunan her canlı yok olacak. Ancak azamet ve ikram sahibi Rabb’inin zatı baki kalacak.” buyrulur.

Yüce Allah, her varlık için bir yaşama süresi belirlemiştir. Buna ömür denir. Ömrünü tamamlayan her canlının yaşamı sona erer. Ömrün bittiği, hayatın sona erdiği zamana ecel denir. Ecel ve ömür, kader inancıyla ilişkilendirilen iki kavramdır. İnsanın ne zaman öleceğinin Allah tarafından belirlenip belirlenmediği, ölüm zamanının geciktirilip geciktirilemeyeceği gibi konular Müslümanlar arasında kader inancı çerçevesinde tartışılmıştır.

İslam âlimlerine göre evrendeki tüm olaylar gibi canlıların doğması ve ölmesi de Yüce Allah’ın izni ve dilemesi ile gerçekleşmektedir. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir ayette, “Hiçbir kimse yok ki ölümü Allah’ın iznine bağlı olmasın. (Ölüm), belli bir süreye göre yazılmıştır...” buyrulmaktadır.

İslam âlimlerinin çoğuna göre insanın ne kadar yaşayacağı, nerede ve ne zaman öleceği Allah tarafından önceden belirlenmiştir. Bununla ilgili olarak kutsal kitabımızda, “Sizi çamurdan yaratan, sonra ölüm zamanını takdir eden ancak o (Allah)dur...” buyrulmuştur. Ayrıca Kur’an’da her canlı için Allah tarafından belirlenmiş bir ecel olduğu belirtilmiştir. Bununla ilgili Yüce Allah, Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir ayette şöyle buyurur: “... Ecelleri geldiği zaman onlar ne bir saat geri kalabilirler ne de öne geçebilirler.” Bu ayetten de anlaşılacağı gibi her canlının belirli bir ömrü vardır. Eceli gelen bir insanın ölümünü engellemek veya geciktirmek mümkün değildir. Ancak insan sağlıklı ve daha uzun bir ömür sürdürebilmek için çaba harcamalıdır. Beslenmesine dikkat etmeli, mutlu ve huzurlu bir şekilde hayatını sürdürmeye çalışmalıdır.

3.2. Hayır ve Şer

Hayır ve şer, kaderle çok yakın ilişkisi olan iki kavramdır. Müslümanlar arasında dinimizin iyi, yararlı ve güzel gördüğü, yapılmasını öğütlediği her şey hayır olarak değerlendirilir.

Dinimize göre hayrı da şerri de yaratan Yüce Allah’tır. Ancak akıllı ve irade sahibi bir varlık olarak insan iyiyi, kötüyü, hayrı ve şerri bilir; özgür iradesiyle de bunlardan dilediğine yönelir. Dolayısıyla insan, yaptığı iyi ya da kötü işleri kendi tercihiyle, özgür iradesiyle gerçekleştirmektedir. Bu nedenle de davranışlarından sorumludur.

Yüce Allah, tarih boyunca gönderdiği kutsal kitaplar ve peygamberler aracılığıyla insana iyiyi, kötüyü, doğruyu, yanlışı, hayrı, şerri tanıtmıştır. Kur’an-ı Kerim’de yer alan, “...Ona iki yolu (doğru ve eğriyi) göstermedik mi?” şeklindeki ayet de bu gerçeğe işaret etmektedir. Allah, insandan aklını ve iradesini iyi yönde kullanmasını, hayra yönelip şerden uzak durmasını istemiştir. Ancak onu, iyiye ya da kötüye yönelme konusunda özgür bırakmıştır. Bu sebeple de insanın yaptığı hayır da şer de kendi fiili ve tercihidir.

3.3. Afet

İnsanlar hayatta zaman zaman sel, deprem, yangın gibi afetlerle karşılaşabilmektedir. Bu afetlerde çok sayıda can kaybı ve büyük miktarlarda maddi zarar meydana gelmektedir. Müslüman toplumlarda doğal afetler genellikle Allah’ın takdiri olarak görülmekte, bu afetlerdeki can ve mal kayıpları kadere bağlanmaktadır. Acaba bu düşünce doğru mudur? Afetler engellenebilir mi? Doğal afetlerde meydana gelen can ve mal kayıplarının önüne geçilebilir mi?

Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir ayette, “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” ifadesi yer alır. Başka bir ayette ise “Başınıza gelen herhangi bir musibet, kendi ellerinizle işledikleriniz yüzündendir...” buyrulur. Bu ayetlere göre afetlerin meydana gelmesinde insan unsurunun, insanoğlunun yaptığı yanlışların önemli rolü vardır. Dolayısıyla da doğal afetlerde meydana gelen mal ve can kayıplarını kaçınılması mümkün olmayan bir kader olarak görmek yanlıştır. İnsan, doğal afetlere ve bu afetlerde başına gelebilecek olumsuzluklara, tehlikelere karşı önlem almalıdır. Yüce Allah bu konuda, “... Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın...” buyurarak bizleri uyarmaktadır.

İnsanlar doğal afetlere karşı gereken önlemleri almalıdırlar. Bunun için fay hattı geçen bölgelere yerleşim birimleri kurulmamalı, binalar sağlam ve depreme dayanıklı olarak inşa edilmelidir. Erozyon, sel gibi afetlerin önlenebilmesi için ağaçlandırmaya önem verilmeli, ormanlar yok edilmemelidir. Dinimiz bizden böyle davranmamızı ister. Bu konuda Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir ayette, “Göğü Allah yükseltti ve mizanı (dengeyi) o koydu. Sakın dengeyi bozmayın.” buyrulmaktadır.

3.4. Sağlık ve Hastalık

Sağlık, Yüce Allah’ın insana verdiği en değerli nimetlerden biridir. Peygamber Efendimiz bu durumu bir hadisinde şöyle belirtir: “İki nimet vardır ki insanların çoğu onların değerini bilmez: Sağlık ve boş vakit.” Öyleyse insana düşen görev, Allah’ın verdiği nimetin değerini bilmektir.

Bazı insanlar sağlıklarını korumak için gereken önlemleri almamakta, hastalanınca da bunu, “Allah’ın takdiri böyleymiş, ne yapalım!” diyerek kadere bağlamaktadır. Böyle bir anlayış, dinimizin temel ilkeleriyle bağdaşmamaktadır. İslam dininde bu şekilde bir kader anlayışının ve teslimiyetçiliğin yeri yoktur.

Dinimiz insanlardan sağlıklarını korumalarını, bunun için her türlü önlemi almalarını buyurmuştur. Hastalandıklarında tedavi olmalarını istemiştir. Hz. Muhammed (s.a.v.) bu konunun önemini birçok hadisinde dile getirmiştir. Örneğin bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Ey Allah’ın kulları, tedavi olun, tedaviyi arayın...”

Sevgili Peygamberimiz şöyle buyurmuştur: “Allah Teâlâ Hazretleri... her hastalığa bir ilaç var etmiştir. Öyleyse tedavi olun...”

Hz. Ömer bir keresinde Şam’a giderken kentte veba salgını olduğunu duyunca geri dönmeye karar verdi. Yanındakilerden biri ona, “Ey Ömer, Allah’ın kaderinden mi kaçıyorsun?” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer o kişiye şu cevabı verdi: “Evet, Allah’ın kaderinden kaçıyor, Allah’ın kaderine sığınıyoruz. Sen, devenle beraber iken bir vadinin bir yamacı yeşillik ve otlu, öbürü çorak ve otsuz olsa, deveni otlu yamaçta gütsen, bu Allah’ın kaderinden değil de otsuz yamaçta gütsen bu Allah’ın kaderinden mi olur?” Böylece Hz. Ömer, insanın özgür iradesiyle yaptığı işlerin sonucunda karşılaştığı olumsuz durumların, onun kaderi olduğunu belirtmiştir. Bu örnek, Müslümanın sağlık ve kader konusunda nasıl bir anlayışa sahip olması gerektiğini ortaya koymaktadır. Buna göre Müslüman, sağlığını korumak için gereken tedbirleri almalı, hastalandığında ise tedavi olmalıdır. Ayrıca iyileşmek için Yüce Allah’a dua etmeli, ondan şifa dilemelidir.

3.5. Rızık

Tüm canlıları yaratan Yüce Allah, onların hayatlarını sürdürebilmeleri için gerekli olan nimetleri de var etmiştir. Bu konuyla ilgili olarak Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir ayette, “Nice canlı var ki rızkını (yanında) taşımıyor. Onlara da size de rızık veren Allah’tır...” buyrulur. Aynı konuyu dile getiren başka bir ayette de “Allah size verdiği rızkı kesiverse, size rızık verebilecek olan kimdir?...” ifadesi yer alır.

Yüce Allah’ın yeryüzünde var ettiği nimetler bütün canlılara yetecek miktardadır. Ancak Rabb’imiz, her şey gibi rızık elde etmeyi de bazı sebeplere bağlamıştır. İnsan, Allah’ın yarattığı rızıktan yararlanmak için çalışıp emek harcamalıdır. Kur’an’da yer alan bir ayette, “Bilsin ki insan için kendi çalışmasından başka bir şey yoktur.” buyrularak insanlar çalışmaya, emek harcamaya yönlendirilir.

Sevgili Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) birçok hadisinde çalışıp üretken olmanın önemine dikkat çekmiştir. Çalışmayıp tembellik edenleri, başkalarının sırtından geçinenleri kınamıştır. İnsanın, geçimini çalışarak sağlaması gerektiğini belirtmiştir. Örneğin bir hadisinde, “Hiç kimse, elinin emeğiyle kazandığından daha hayırlı bir lokma yememiştir.” buyurmuştur. Başka bir hadisinde ise “Sizden birinizin, sırtına bir demet odun yükleyip onu satarak geçimini sağlaması, birine el açıp dilenmesinden daha hayırlıdır.” buyurarak Müslümanları rızık elde etmek için çalışmaya yönlendirmiştir.

Müslüman, rızkını elde etmek, geçimini helal yollardan sağlamak için çalışmalıdır. Tembellik etmenin, başkalarının sırtından geçinmenin yanlış olduğunu bilmelidir. “Nasıl olsa Allah benim rızkımı verir. Çalışmasam da rızkım beni bulur.” gibi yanlış düşüncelerin dinimizin ilkelerine aykırı olduğunu bilmelidir.

3.6. Başarı ve Başarısızlık

Çalışmak, başarılı olmanın temel şartıdır. Çünkü hayatta her başarı çalışmaya bağlıdır. Bu nedenle işinde, mesleğinde başarılı olmak isteyen kişi her şeyden önce planlı ve çok çalışmalıdır. Bir esnaf, kazancını artırmak için iş yerini zamanında açmalı, kaliteli ürün satmalı, müşteriye güler yüzlü davranmalı ve dürüst olmalıdır. Bir öğrenci sınavlarda başarılı olmak için derslerine planlı bir şekilde çalışmalıdır.

Meşhur bilim adamları, yöneticiler, sporcular başarılarını planlı ve çok çalışmaya borçludurlar. Günümüzde dünyanın kalkınmış ve sanayileşmiş ülkeleri, bu seviyelerine, çalışmaya, üretmeye verdikleri önem sayesinde ulaşmışlardır. Bütün bunlar, hiçbir başarının tesadüf eseri gerçekleşmeyeceğini göstermektedir.

Dinimiz çalışmaya büyük önem verir ve insanlardan zamanlarını iyi değerlendirmelerini ister. Bu konuyla ilgili bir ayette, “Boş kaldın mı hemen (başka) işe koyul.” ifadesi yer alır. Sevgili Peygamberimiz de pek çok hadisinde çalışmanın önemine dikkat çeker. Örneğin bunlardan birinde, “Geçim için çalışıp helalinden kazanmak farzdır.” buyurarak bizleri çalışmaya teşvik eder.

Müslüman toplumlarda bazı kişiler, başarısız olduklarında bu durumu kadere bağlamaktadır. Bu yanlış bir düşüncedir. Hayatta başarılı olabilmek için çalışmak gereklidir. Çalışmayıp tembellik eden kimsenin başarılı olması mümkün değildir. Allah’ın belirlediği yasalara uygun davranmayıp başarısız olan kimsenin, uğradığı başarısızlığı, “Kader böyleymiş, ne yapalım!” diyerek savunmaya çalışması İslam dininin ilkelerine aykırıdır.

3.7. Tevekkül

Müslümanlar arasında kaderle ilişkilendirilen kavramlardan biri de tevekküldür. Tevekkülün dinimizde önemli bir yeri vardır. İnancımıza göre evrende Allah’ın dilemesi olmadan hiçbir iş ve olay gerçekleşmemektedir. Bu nedenle kişi, bir amaca ulaşabilmek için gerekli her türlü çalışmayı yapmalı, sonra da Allah’a tevekkül etmelidir. Örneğin bir çiftçi tarlasını zamanında sürmeli, ekmeli, gübrelemeli ve sulamalıdır. Sonra da bol ve iyi ürün alabilmek için Yüce Allah’tan yardım dilemelidir. Bir tüccar dürüstçe ve çok çalışmalı, kaliteli ürün satmalı, kazancının bol olması için de Allah’tan yardım istemeli, ona tevekkül etmelidir. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim de bizlerden böyle davranmamızı ister. Bu konuyla ilgili bir ayette, “... Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.” buyrulur.

Tevekkül, bir amaca ulaşmak için gerekli olan bütün tedbirleri aldıktan sonra Allah’a güvenmek, işin sonucunu ondan beklemek demektir.

Bazı Müslümanlar, tevekkülü çalışmadan, önlem almadan Allah’a dayanıp güvenmek olarak algılamaktadırlar. Örneğin; deprem kuşağında yerleşim birimleri kurmakta, çürük ve dayanıksız binalar yapmakta, sonra da “Biz Allah’a tevekkül ettik. Kaderimizde ne varsa o olur.” demektedirler. Oysa bu tür anlayışlar yanlıştır ve dinimizin tevekkül anlayışıyla bağdaşmamaktadır. Çünkü Yüce Allah Kur’an’da bizden, başımıza gelebilecek olumsuzluklara karşı önlem almamızı, evrenin yasalarına uygun davranmamızı istemektedir.

Sevgili Peygamberimiz, bir gün kendisinin huzuruna gelen bir sahabeye, devesini ne yaptığını sormuştur. Sahabe de dışarıda boş bir araziye bırakıp Allah’a tevekkül ettiğini söylemiştir. Peygamberimiz, onun bu davranışının yanlışlığını şöyle vurgulamıştır: “Önce deveni bağlayıp sonra tevekkül etseydin ya!”

***

2. ÜNİTE: İSLAM’DA İBADETLERDE İLKELER VE İBADETLERİN FAYDALARI

1. İbadetler ile İlgili Temel İlkeler

İbadet, insanla Allah arasında özel bir iletişim yoludur. Kişi ibadet ederek yaratıcısına olan sevgi, saygı ve bağlılığını ifade eder. Acaba ibadet, amacına uygun bir şekilde nasıl yapılır? İbadet edilirken nelere özen gösterilmelidir? Dinimize göre ibadet eden kimselerin dikkat etmesi gereken bazı hususlar vardır. İsteklilik, samimiyet, gösterişten uzak olmak, kolaylık ve güç yetirebilirlik bunların başlıcalarıdır.

1.1. İsteklilik ve Samimiyet

Yüce Allah, insanı en güzel biçimde ve üstün özelliklere sahip bir varlık olarak yaratmıştır. Bu durum bir ayette şöyle ifade edilir: “Biz insanı en güzel biçimde yarattık.” Ayrıca Allah, insanın yararlanması için pek çok nimet var etmiştir. Hava, su, güneş, bitkiler, çeşit çeşit yiyecek ve içecekler bunlardan bazılarıdır. İnsan da tüm bunlara karşılık Yüce Allah'a isteyerek ve severek ibadet etmelidir. Her namaz kılacağında yüce yaratıcısı ile iletişim kuracak olmanın heyecanını duymalıdır. İbadet ederek Allah’ın sevgisini ve hoşnutluğunu kazanacağının bilincinde olmalıdır. Bunun için de ibadet konusunda istekli olmalıdır.

İbadet etmek kişinin özgür iradesiyle karar vermesi gereken bir durumdur. Yüce Allah, Kur'an-ı Kerim’de insana doğru yolu göstermiştir. İyi ve kötü davranışların neler oluduğunu ona bildirmiştir. Bundan sonra insanı inanıp inanmamakta, ibadet edip etmemekte özgür bırakmıştır. Bu konuyla ilgil bir ayette, “Dinde zorlama yoktur. Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır...” buyurmuştur. Ğâşiye suresinde ise Yüce Allah Peygamberimize şöyle hitap etmiştir: “O hâlde Resulüm, öğüt ver. Çünkü sen ancak öğüt vericisin, onların üzerinde bir zorba değilsin.” Bu ayetler de gösteriyor ki dinimiz insanları inanıp inanmamakta ve ibadet edip etmemekte özgür bırakmıştır. Her Müslüman bunun bilicinde olmalı, ibadetlerini severek ve isteyerek yerine getirmelidir.

Her Müslüman ibadetlerini samimi bir şekilde yerine getirmeye önem vermelidir. Kutsal kitabımız Kur’an-ı Kerim de bizlerden böyle davranmamızı ister. Bu konuyla ilgili bir ayette şöyle buyrulur: “Onlar ki namazlarında huşu içindedirler.” Bir diğer ayette ise “(Resulüm!) Şüphesiz ki kitabı sana hak olarak indirdik. O hâlde sen de dini Allah’a has kılarak (ihlas ile) kulluk et.” ifadesi yer alır.

Hz. Muhammed, dinimizin emirlerini yerine getirirken samimi olmamızı öğütlemiştir. O bir hadisinde, “Kim Allah için verir, Allah için severse., imanını kemale erdirmiştir.” buyurarak dinimizde samimiyetin önemini dile getirmiştir. Başka bir hadisinde ise “Allah sizin dış görünüşlerinize ve mallarınıza bakmaz. Ancak kalplerinize ve amellerinize bakar.” buyurmuştur.

Bizler de dinimizin buyruk ve öğütlerine uyalım. İbadetlerimizi samimi bir şekilde, içtenlikle yerine getirmeye özen gösterelim. Böyle yaptığımız takdirde Yüce Allah’ın sevgisini ve rızasını kazanacağımızı unutmayalım.

1.2. Gösterişten Uzak Olmak

İbadet eden insan her türlü gösterişten uzak durmalıdır. Yalnızca Yüce Allah’ın rızasını kazanmak için ibadet etmelidir. Kutsal kitabımız Kur’an’ın birçok ayetinde gösteriş için ibadet eden, hayır yapan ve yoksullara yardım edenler açıkça uyarılır. Örneğin, Mâûn suresinde bununla ilgili şu ifadeler yer alır: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarını ciddîye almazlar. Onlar gösteriş yapanlardır; hayra da mâni olurlar.” Bir başka ayette ise “Allah’a ve ahiret gününe inanmadıkları hâlde mallarını, insanlara gösteriş için sarf edenler de (ahirette azaba duçar olurlar.)...” buyrulur.

Peygamberimiz Hz. Muhammed de çeşitli hadislerinde ibadetlerin sırf Allah rızası için ve gösterişten uzak bir şekilde yerine getirilmesi gerektiğini belirtmiştir. İnsanlara yalnızca Allah rızası için ibadet etmelerini, gösterişten uzak durmalarını öğütlemiştir. O, bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “... Ey iman edenler! Amellerinizi sırf Allah için yapınız. Çünkü Allah sırf kendisi için yapılan ameli kabul eder...” Başka bir hadisinde ise gösteriş için Kur’an okuyan, hayır yapan ve malını sarf edenleri Allah’ın ahirette cezalandıracağını belirtmiştir. O, “Ameller, ancak niyetlere göredir. Herkesin, ancak niyetine göre amelinin karşılığı vardır...” buyurarak bu konuda bizleri açıkça uyarmıştır. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi dinimizde ibadetler Allah emrettiği için ve sırf onun rızasını kazanmak amacıyla yapılır. Bizler de her zaman bunun bilincinde olalım. İbadetlerimizi gösterişten uzak bir şekilde yapalım.

1.3. Kolaylık ve Güç Yetirebilirlik

İslam dini, insanları güçlerini aşan durumlardan sorumlu tutmaz. Dinimizin buyruklarını yerine getirme konusunda onlara çeşitli kolaylıklar sağlar. Bununla ilgili olarak bir ayette şöyle buyrulur: “Allah her şahsı gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar...” Başka bir ayette ise “... Allah size herhangi bir güçlük çıkarmak istemez; fakat sizi tertemiz kılmak ve size (ihsan ettiği) nimetini tamamlamak ister, umulur ki şükredersiniz.” ifadesi yer alır.

Dinimiz, insanlara ibadetleri yerine getirme konusunda çeşitli kolaylıklar sağlar. Örneğin, yolcu olanlar dört rekâtlık farz namazları iki rekât olarak kılarlar. Suyun bulunamadığı ya da hastalık ve benzeri nedenlerle kullanılmasının sakıncalı olduğu durumlarda insanlar abdest ve boy abdesti yerine teyemmüm alabilirler. Hastalar, yolcular, hamile ve çocuk emziren bayanlar oruç tutmayabilirler. Ramazan ayından sonra tutamadıkları oruçlarını kaza ederler. Sevgili Peygamberimiz de bir hadisinde, “Kolaylaştırın, güçleştirmeyin; müjdeleyin, nefret ettirmeyin.” buyurmuştur. Böylece o, bizleri dinî emirlerin yerine getirilmesi hususunda kolaylaştırıcı olmaya yönlendirmiştir.

2. İslam’da İbadetlerin Faydaları

İslam dininde emredilen bazı ibadetler vardır. Namaz kılmak, oruç tutmak, zekât vermek, hacca gitmek, kurban kesmek bunlardan başlıcalarıdır. Yüce Allah’ın emrettiği ibadetlerin İnsana ve topluma pek çok faydası vardır.

2.1. İbadetlerin Bireysel Faydaları

Kâinattaki canlı ve cansız tüm varlıkları yaratan Allah’tır. Dağlar, denizler, rengârenk çiçekler ve çevremizde gördüğümüz bütün güzellikler onun eseridir. Yüce Allah, dünya üzerindeki nimetleri ve güzellikleri insan için yaratmıştır. “O, size istediğiniz her şeyden verdi. Allah’ın nimetini sayacak olsanız sayamazsınız..." mealindeki ayet bu gerçeğe işaret etmektedir. Buna karşılık insan da yaratıcısını sevmeli ve ona şükretmelidir. Allah’a olan sevgisini ve bağlılığını göstermek, şükrünü ifade etmek için ibadetlerini yerine getirmelidir. Kur’an-ı Kerim’de de insana ibadet etmeyi emreden birçok ayet vardır. Bunlardan birinde, “Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb’inize kulluk ediniz. Umulur ki böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi kurtarmış) olursunuz.” buyrulur. Aynı konuyla ilgili başka bir ayette ise “Ey iman edenler! Rükû edin, secdeye kapanın, Rabb’inize ibadet edin, hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz.” ifadesi yer alır.

İnsan ibadet ederek Yaratıcısına olan sevgisini, saygısını ve bağlılığını gösterir. Ona karşı şükran ve minnet duygularını ifade eder. Yüce Allah da emrine uyup kendisine ibadet eden kullarını sever ve onlardan razı olur. Böylece ibadet, insanın yaratıcısıyla ilişkisinin gelişip güçlenmesini sağlar.

İslam dini, insanın Allah’la ilişkisinin sürekli ve düzenli olmasını ister. Bu nedenle de ibadetlerde devamlılığa özen gösterilmesini öğütler. Kur’an’da bu konuyla ilgili olarak “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabb’ine ibadet et.” ifadesi yer alır. Sevgili Peygamberimiz de bir hadisinde, “Allah’ın en sevdiği amel, devamlı olan ameldir.” buyurur. Müslüman, Kur’an’ın ve Peygamberimizin öğütlerine uymalı, ibadetlerini tam ve zamanında yerine getirmeye önem vermelidir.

Sevgili Peygamberimiz bir hadisinde, “Kul, Rabb’ine en ziyade secdede iken yakın olur...” buyurmuştur. Başka bir hadisinde de “... Sen secde ettikçe, her secden sebebiyle Allah dereceni artırır...” demiştir. Bu hadisler, ibadet etmenin insanın Allah’la ilişkisini güçlendireceğini açıkça ortaya koymaktadır.

İnsanın en önemli dinî sorumluluklarından biri Yüce Allah’a ibadet etmektir. İbadetlerini yerine getiren kişi, Allah’a karşı görevini yapmanın huzurunu yaşar. Bu da onu mutlu eder. Bu konuyla ilgili Kur’an-ı Kerim’de yer alan bir ayette, “... Bilesiniz ki kalpler ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” ifadesi yer almaktadır. Bu ayet, Yüce Allah’ı anmanın, ona ibadet etmenin insan için huzur kaynağı olduğunu ortaya koymaktadır.

İbadetlerini yerine getiren insan, Allah ile iletişim kurar, onun kendisine yakın olduğunu hisseder. Bu durum kişiye huzur verir. Örneğin insan, namaz kılarken hayatın sorunlarından, karmaşasından ve zorluklarından bir süreliğine de olsa uzaklaşır. Bütün benliğiyle yaratıcısına yönelerek onunla baş başa kalır. Günlük hayatın sorunlarından uzaklaşmak, ibadet etmek insana derin bir iç huzuru verir. Sevgili Peygamberimiz de ibadetin bu işlevini çeşitli hadislerinde dile getirmiştir. Örneğin bir keresinde Mescid-i Ne-bi’nin müezzini Hz. Bilal-i Habeşi’ye şöyle söylemiştir: “Ey Bilal! Kalk (ezan oku) ve bizi namazla is-tirahate kavuştur.”

İslam inancına göre ibadet edilmeye layık tek varlık, sonsuz güç ve ilim sahibi olan Yüce Allah’tır. Bu sebeple de Kur’an-ı Kerim bizden yalnızca Allah’a kulluk etmemizi ister. Bu konuyla ilgili olarak kutsal kitabımızda, “Ey iman eden kullarım! Şüphesiz benim arzım geniştir. O hâlde (nerede güven içinde olacaksanız orada) yalnız bana kulluk edin.” buyrulur.

İbadetlerini yerine getiren insan, canlı ve cansız tüm varlıkları yaratan, evrendeki mükemmel düzeni sağlayıp devam ettiren Allah’ın sonsuz gücü karşısında acizliğini ifade etmektedir. Onun üstün gücü, yüceliği karşısında saygıyla eğilmektedir. Her şeyi yoktan var eden Allah’ın gücüne sığınmaktadır. Yüce Allah da kulunun bu duygularını bilmekte, onun davranışından razı olmaktadır. Kur’an-ı Kerim’de bu konuyla ilgili olarak şöyle buyrulmaktadır: “Sen o mutlak galip ve engin merhamet sahibine güvenip dayan. O ki (gece namaza) kalktığın zaman seni görüyor. Secde edenler arasında dolaşmanı da (görüyor). Çünkü her şeyi işiten, her şeyi bilen odur.”

Yüce Allah kullarına çok yakındır, onları her an görür ve yaptıklarını bilir. Kendisine inanıp ibadet eden kullarını sever ve onlara yardımcı olur. Bu konuda Kur’an’da şu ifade yer alır: “Kullarım sana, beni sorduğunda söyle onlara: Ben çok yakınım. Bana dua ettiği vakit, dua edenin dileğine karşılık veririm. O hâlde (kullarım da) benim davetime uysunlar ve bana inansınlar ki doğru yolu bulsunlar.” İbadet eden insan, bütün bunları bildiği için kendini güven içinde hisseder. Zor durumda kaldığında, bir sıkıntıyla karşılaştığında Allah’ın kendisine yardım edeceğine inanır. İbadet ederek Allah’a sığınır, ondan yardım diler. Bu da insanın kendisini güçlü ve güvende hissetmesine katkıda bulunur.

İbadet etmek dinî bir sorumluluk ve Yüce Allah’a karşı yerine getirilmesi gereken bir görevdir. Dinimize göre günde beş kez namaz kılmak, akıllı ve ergenlik çağına ulaşmış Müslümanlara farzdır. Bu konuda Kur’an’da yer alan bir ayette, “Namazlara... devam edin. Allah’a saygı ve bağlılık içinde namaz kılın.” buyrulur. Sevgili Peygamberimiz de “Namaz dinin direğidir...” hadisiyle bu ibadetin dinimizdeki önemine dikkat çeker. Yüce Allah’ın emirlerine uymaya önem veren; namaz, oruç, hac, zekât vb. ibadetlerini yerine getiren insanda sorumluluk duygusu gelişir. Bunun sonucunda da kişi, yaratıcısına olduğu gibi; kendisine, çevresindeki insanlara, ülkesine, milletine, doğaya, diğer varlıklara karşı da sorumluluklarını yerine getirmeye önem verir.

İslam dininde emredilen temel ibadetler, belirli şartlara uyularak yerine getirilir. Örneğin namaz kılabilmek için abdest almak, temiz olmak, vücudun belirli yerlerini örtmek, kıbleye dönmek gibi şartlara uyulması gerekir. Oruç tutan kişi herhangi bir şey yiyip içmez, iradesine hâkim olur. Varlıklı Müslüman-lar toplumdaki yoksul ve kimsesizlerin çektiği sıkıntılara karşı duyarlı davranır, malının zekât ve fitrelerini verirler. Zengin ve sağlıklı Müslümanlar Allah’ın emrine uyup hac görevini yerine getirirler. Bu gibi dinî yükümlülüklerini yerine getirmek, insanda sorumluluk duygusunu geliştirir.

2.2. İbadetlerin Toplumsal Faydaları

İslam dininde emredilen ibadetlerin bireysel açıdan olduğu gibi toplumsal açıdan da birçok faydası vardır. Güzel ahlakın gelişmesine katkıda bulunması, kötülüklerden alıkoyması, sabrı ve diğerkâmlığı öğretmesi, sosyal yardımlaşmayı teşvik etmesi ibadetlerin toplumsal yararlarından başlıcalarıdır.

Dinimizde güzel ahlaka büyük önem verilir. Kur’an-ı Kerim’de yer alan pek çok ayette insanlar güzel ahlak ilkelerine uymaya yönlendirilir. Sevgili Peygamberimiz de dinimizin güzel ahlaka verdiği önemi çeşitli hadislerinde dile getirir. Örneğin bir hadisinde, “Din güzel ahlaktır.” buyurur. İbadetlerini yerine getiren insan tüm bunların bilincinde olur. Kur’an-ı Kerim’in ibadetle ilgili emirlerine uyduğu gibi ahlaki ilkelerine, güzel davranışları tavsiye eden öğütlerine uymaya önem verir. Hayatında Peygamberimizi örnek alır. Bunun sonucunda da güzel ahlaklı bir insan olur.

İbadet eden kişi; Allah’a, çevresindeki insanlara ve diğer varlıklara karşı sorumluluklarını yerine getirmeye önem verir. Kendisi ve başkaları için faydalı olacak işler yapmaya özen gösterir. Çalışkan, yardımsever, temiz, dürüst, güvenilir bir insan olur; başkaları ile sevgi, saygı ve hoşgörüye dayalı ilişkiler kurar. Tüm bunlar da güzel ahlaklı bir insanda bulunması gereken özelliklerdendir.

İnancımıza göre insanı güzel davranışlara yönlendirmeyen ibadetler tam olarak amacına ulaşmamış demektir. Bilinçsizce ve gösteriş amacıyla yapılan ibadetlerin Allah katında bir değeri yoktur. Bütün bunlardan anlaşılmaktadır ki ibadetlerle güzel ahlak arasında sıkı bir ilişki vardır.

İbadetlerini düzenli ve bilinçli bir şekilde yerine getiren kişi sürekli Allah’la iletişim hâlindedir. Yüce yaratıcının kendisini her an görüp işittiğinin farkındadır. Onun, iyi davranışlarda bulunanları mükâfatlandıracağını, kötülük yapanları ise cezalandıracağını bilir. Bundan dolayı da ibadetlerini yerine getirmeye önem veren kimse, Allah’ın yasakladığı davranışlardan kaçınmaya, daima iyi ve güzel davranışlarda bulunmaya özen gösterir.

İslam dininde emredilen ibadetler, samimiyetle ve bilinçli bir şekilde yerine getirilirse insanları kötülüklerden uzaklaştırır. Kur’an-ı Kerim’de ibadetlerin bu işleviyle ilgili bir ayette, “(Resulüm!)... Namazı kıl. Muhakkak ki namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyan..” buyrulur.

Hz. Peygamber (s.a.v.) de hadislerinde ibadetlerin insanı kötülüklerden uzaklaştırmadaki rolünü ifade etmiştir. Bu konuyla ilgili bir hadisinde; “Kim yalan söylemeyi ya da yalanla iş görmeyi terk etmezse Allah’ın o kimsenin yemesini ve içmesini bırakmasına ihtiyacı yoktur.” buyurarak ibadet eden kişinin kötü davranışlardan uzak durmasının gereğini vurgulamıştır. Hz. Peygamber başka bir hadisinde ise şunları söylemiştir: “Oruç (insanı kötülüklerden koruyan) bir kalkandır. Oruç tutan bir insan kötü söz söylemesin, kötü iş de yapmasın...”

İslam dininde yerine getirilmesi istenen ibadetler, toplumda bazı güzel özelliklerin yerleşmesine katkı sağlar. Örneğin Müslümanlar her yıl ramazan ayında oruç tutarlar. Bu ay boyunca her gece sahura kalkarlar. İmsak vaktinden iftar zamanına kadar hiçbir şey yiyip içmezler. Çok acıkıp susasalar bile sabrederek iftar vaktine kadar beklerler. Bu durum insanın iradesini güçlendirir, ona zorluklar karşısında sabırlı olmayı öğretir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.) de “Oruç sabrın yarısıdır.” buyurarak orucun bu işlevine dikkat çekmiştir. İslam dininde emredilen ibadetlerden biri de hacdır. Hac, zor ve yorucu bir ibadettir. Dünyanın çok uzak bölgelerinden insanlar hava ya da kara yoluyla hacca giderler. Suudi Arabistan’ın Mekke şehrinde bulunan Kâbe’yi ve başta Medine’deki Mescid-i Nebi olmak üzere diğer bazı yerleri ziyaret ederler. Yorucu bir yolculuktan sonra yüz binlerce kişiyle birlikte yapılan hac ibadeti de insana sabırlı olmayı, zorluklara katlanmayı öğretir.

Dinimizde emredilen ibadetler insana sabır yanında, diğerkâmlık özelliği de kazandırır. Örneğin her ramazan ayında oruç tutan kişi, açlığın ve susuzluğun zorluğunu yaşayarak görür. Böylece yoksul ve muhtaçların içinde bulunduğu sıkıntıları daha iyi kavrar. İslam dini zengin Müslümanların zekât ve fitre vermesini, kurban kesmesini emreder. Dinimizin bu gibi emirlerini yerine getirmeye önem veren kişi, yoksul ve muhtaçlara yardım eder. Onları koruyup gözetir. Sahip olduğu imkânları muhtaçlarla paylaşmanın dinî bir görev olduğu bilinciyle hareket eder.

Müslüman, Allah’a karşı sorumluluklarını yerine getirip ibadetlerini yapmalı, bunun yanı sıra sahip olduğu nimetleri, imkânları başkalarıyla paylaşmaya da önem vermelidir. Ayrıca zorluklar karşısında sabırlı olmalı, insanlara hoşgörülü ve anlayışlı davranmalıdır.

İslam dini sosyal yardımlaşmaya büyük önem verir. İnsanlara birbiriyle dayanışma içinde olmayı, yoksul ve muhtaç kimselere yardım etmeyi öğütler. Kur’an-ı Kerim’de sosyal yardımlaşmayı teşvik eden birçok ayet bulunur. Bunlardan birinde, “Ey iman edenler! Kendisinde artık alışveriş, dostluk ve kayırma bulunmayan gün (kıyamet) gelmeden önce, size verdiğimiz rızıktan hayır yolunda harcayın...” buyrulur. Peygamberimiz Hz. Muhammed de pek çok hadisinde Müslümanları birbirleriyle yardımlaşma içinde olmaya çağırır. Bir hadisinde, “Komşusu açken tok yatan bizden değildir.” buyurur.

Dinimiz, zenginlerin mallarının bir bölümünü yılda bir kez zekât olarak vermelerini farz kılmıştır. Ayrıca İslamiyet, varlıklı kimselerin her yıl ramazan ayında fitre vermelerini emretmiştir. Bunun yanı sıra, zor durumda olanlara sadaka vb. yollarla yardım etmeyi ibadet saymıştır. Tüm bunlar, İslam dininin, emrettiği bazı ibadetler yoluyla sosyal yardımlaşma ve dayanışmayı gerçekleştirmeyi amaçladığını ortaya koymaktadır.

Toplumdaki fertlerin birbiriyle kaynaşmasında, dinimizde emredilen ibadetlerin önemli bir yeri vardır. İslamiyet insanları cemaatle namaz kılmaya teşvik etmiştir. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.), bir mazereti olmadıkça namazlarını camide cemaatle kılmaya önem vermiştir. Müslümanları da bu şekilde davranmaya yönlendirmiştir. Örneğin bir hadisinde şöyle buyurmuştur: “Cemaatle kılınan namaz, tek başına kılınan namazdan ... daha üstündür.” Başka bir hadisinde ise şunları söylemiştir: “... Eğer namazı evlerinizde kılıp mescitlerinizi terk ederseniz Peygamberinizin sünnetini terk etmiş olursunuz....” Dinimize göre cuma ve bayram namazlarının mutlaka cematle kılınması gerekir. Teravih namazlarının da camilerde cemaatle kılınması sünnettir ve Müslüman toplumlarda bu hususa çok önem verilmektedir. Dinimizin cemaatle namaz kılmayı teşvik etmesi, insanlar arasında birlik, beraberlik ve kaynaşmaya önem verdiğini göstermektedir.

Namaz kılmak için günde beş kez camilerde bir araya gelen Müslümanlar, birbirleriyle tanışma ve kaynaşma imkânı bulurlar. Birbirlerinin sorunlarından ve sıkıntılarından haberdar olurlar, bunların çözümü için iş birliği yapar ve yardımlaşırlar. Cuma günü ve ramazan akşamları cami avlularında yapılan sohbetlerin de Müslümanların birbirleriyle kaynaşmasında önemli bir etkisi vardır.

Müslümanlar Kurban Bayramı’nda kestikleri kurban etini misafirlere ikram eder ve muhtaçlara dağıtırlar. Varlıklı kimseler Yüce Allah’ın emri gereği yoksullara yardım ederler. Hacca giden Müslümanlar kutsal topraklara giderken yol arkadaşlıkları kurarlar. Ayrıca başka ülkelerden gelen Müslümanlarla tanışıp kaynaşırlar. Bütün bunlar, insanları birbirine yakınlaştırır; onlar arasında kardeşlik ve dayanışma duygularını güçlendirir.

Namaz Vakitleri

Hava Durumu

Tasarım - Yazılım - Sistem: Ömer Faruk Er - Medya İnternet