Ömer Faruk Er - Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Portalı

Hz. Muhammed'in (sas) Hayatı 9. Sınıf Ders Notları

Hz. Muhammed'in Hayatı 9 ders notları, Dörtel Yayınları'nın MEB izinli baskısının sadeleştirilmiş halidir. Öğrencilerin sadece tekrar yapmaları ve sınavlara daha pratik hazırlanmaları için etkinlikler, çalışmalar, görseller ve dipnotlar çıkarılarak oluşturulmuştur. Metinlere herhangi bir müdahalede bulunulmamıştır. Böylece kolayca sınavlarınıza hazırlık yapabileceksiniz. Bol bol çalışıp yararlanmanız dileğiyle... Allah yardımcınız olsun :)

Hz. Muhammed'in (sas) Hayatı 9. Sınıf Ders Notları Ders Kitapları

Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Doğduğu Çevre

Hz. Muhammed (s.a.v.), 571 yılında Arap Yarımadası'nın Hicaz bölgesinde yer alan Mekke'de doğdu. Onun doğduğu dönemde insanlar kabilelere ayrılmıştı. Halkın bir kısmı çöllerde göçebe olarak yaşarken bir kısmı da Mekke, Medine ve Taif gibi şehirlerde yerleşik bir hayat sürüyordu. Toplumdaki insanlar sınıflara ayrılmıştı. Hürler sahip olduğu güç ve zenginliğe göre eşraf ve avam olmak üzere iki tabakaydı. Kölelerin hiçbir hakkı yoktu. Azat edilmiş olanlar ise ikinci sınıf insan olarak görülüyordu. Ayrıca kabileler arasında da üstünlük, çokluk yarışı vardı.

Hz. Muhammed'in (s.a.v.) doğduğu ortamda kabilecilik anlayışı egemendi. Toplumda say­gın ve güçlü olabilmek için zengin ve güçlü bir kabilenin üyesi olmak gerekirdi. Kabileler arasın­da sürekli anlaşmazlık çıkar, insanlar haklı ya da haksız kendi kabilesi için savaşırdı. Bu savaşlar nedeniyle insanların can ve mal güvenliği yoktu.

Toplumda adaletsizlik ve haksızlıklar artmıştı. Kadınlara ve çocuklara değer verilmezdi. İçki, kumar, tefecilik yaygındı. Güçlü ve zengin olanlar, yoksul ve güçsüz olanları ezerdi.

Mekke ve çevresindeki halk genellikle ticaretle uğraşır, Suriye ve Yemen gibi ülkelere tica­ret kervanları gönderirdi. Medine ve Taif gibi tarıma elverişli şehirlerde ise halk ziraatla uğra­şırdı.

İnsanların en çok önem verdiği sanatlar, şiir ve hitabetti.

Mekke, dinî bakımdan önemli bir merkezdi. İnsanlar, Kabe'yi ziyaret etmek için Arabistan'ın dört bir yanından Mekke'ye gelirdi.

Peygamberimizin doğduğu dönemde Arabistan'da en yaygın inanç putperestlikti. Putpe­rest Araplar Allah'a inanmakla birlikte, kendi elleriyle yaptıkları putlara tapardı. Kabe'nin içini de çok sayıda putla doldurmuşlardı. Burada her kabilenin ayrı bir putu bulunurdu. Bunun yanında Arabistan'da Yahudilik, Hristiyanlık, Mecusilik gibi dinler ve Allah'ın birliğine inanan insanlar da vardı. İbrahim Peygamberin yolunu izleyerek Allah'ın birliğine inanan kimselere Hanif denirdi.

Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği

Peygamberimiz (s.a.v.), 20 Nisan 571 tarihinde Mekke'de doğmuştur. Babası, daha o doğmadan iki ay önce ölmüştü. Dedesi ona "çok övülen" anlamına gelen Muhammed adını, annesi de "Allah'a çok hamd eden, öven" manasına gelen Ahmed ismini verdi.

O zamanlar, Mekke halkı bebeklerini, gelişimi olumsuz etkilenmesin diye iklimi daha güzel yerlerde yaşayan sütannelere verirdi. Bu âdet, çocukların Arapçayı bozulmamış şekliyle öğrenmesini de sağlardı. Hz. Muhammed (s.a.v.) de doğduktan bir süre sonra sütanneye verildi. Sütannesinin adı Halime'dir. Hz. Halime, Hz. Muhammed (s.a.v.) iki yaşına geldiğinde onu annesine götürmüş, ancak bir süre daha yanında kalmasını istemiştir. Çünkü, Peygamberimiz, onların evinde mutluluk kaynağıydı. Peygamberimiz dört yaşına kadar sütannesinin yanında kaldı, daha sonra Mekke'de annesiyle yaşamaya başladı.

Altı yaşına geldiğinde Hz. Mııhammed (s.a.v.), annesiyle birlikte babasının mezarını ve akrabalarını ziyaret için Medine'ye gitti. Ancak Mekke'ye dönüş yolculuğu esnasında Ebva denilen yerde annesi vefat etti. Peygamberimiz böylece hem annesiz hem de babasız kaldı. Ancak dedesi onu çok seviyor ve onun tüm insanların övgüyle bahsedeceği biri olacağına inanıyordu. Annesinin vefatından sonra Hz. Muhammed'e (s.a.v.) dedesi bakmaya başladı.

Sekiz yaşında dedesi öldüğünde de amcalarından Ebu Talip, Sevgili Peygamberimizi yanına aldı. Ona kendi çocukları gibi baktı. Çünkü, Ebu Talip de Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ahlakını seviyor, onun ileride büyük bir adam olacağına inanıyordu.

Hz. Muhammed (s.a.v.), çocukluğunda amcasının koyunlarını güttü ve ailesi için yararlı olmaya çalıştı. 13 yaşına geldiğinde, amcası bir ticaret kervanıyla Şam'a giderken onu da yanına aldı. Böylelikle Hz. Muhammed (s.a.v.), ilk ticaret tecrübesini yaşadı.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), 17 yaşında amcaları Zübeyr ve Abbas'ın yanında Yemen'e giden ticaret kervanına katıldı. Peygamber Efendimiz (s.a.v.), amcalarının yanında ticaret hayatını öğrendi ve bu işle uğraşmaya başladı. Ticaret hayatında zekâsı ve güvenilirliği ile tanındı.

İslam öncesi dönemde kabileler arasında kan dâvaları eksik olmaz, sık sık harpler çıkardı. Bu harpler, eğer savaşmanın haram kabul edildiği aylarda yapılırsa ficar savaşları adını alırdı. Hz. Muhammed (s.a.v.) 20 yaşlarında iken Kureyş ile başka bir kabile arasında bir ficar savaşı olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v.) bu savaşta bulunmuş, atılan okları toplamış ancak hiçbir zaman silah kullanmamıştır.

Hılfü'l-Fudûl'da Yer Alması

Ficar Savaşı'ndan sonra Mekke'de haksızlıklar artmıştı. Bir keresinde, Yemen'den gelen bir tüccar, eşyalarını As b. Vâil'e satmış, ancak As b. Vâil adamın parasını vermez. Bu durum karşısında Yemenli tüccar, insanlardan yardım istemiştir. Bunun üzerine iyi niyetli ve saygın bazı Mekkeliler bir araya geldiler. Can güvenliğinin sağlanması, zulmün önlenmesi, güçsüzlerin korunması için aralarında "Hılfü'l-Fudûl" (Erdemliler sözleşmesi) denen bir sözleşme yaptılar. Mekke'nin ileri gelenlerinden Abdullah b. Cüdan'ın evinde toplamışlardır. Mekke halkından veya dışarıdan gelen bir kimse haksızlığa uğradığında onun yanında yer alacaklarına ve hakkını alıncaya dek mazlumu destekleyeceklerine dair yemin etmişlerdir. İlk olarak da zulme uğrayan Yemenli tüccara yardım etmişler, onun mallarını As b. Vâil'den alıp kendisine iade etmişlerdir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de "Hılfü'l-Fudûl (Erdemliler Sözleşmesi) adı verilen bu sözleşmede yer almıştır. İnsanların kutsal olduğunu bildiği Mekke'de karşılaşılan haksızlıkların giderilmesinde önemli çabaları olmuştur. O, Peygamber olduktan sonra da bu sözleşmeyi övmüştür: "Ben, Abdullah b. Cüdan'ın evinde öyle bir sözleşmede yer aldım ki bu sözleşmeyi kızıl develere değişmem. Eğer şu an böyle bir sözleşmeye çağrılsam derhâl katılırım."

Hz. Muhammed (s.a.v.) gençliğinde ticaret ile uğraşıyordu. Onun doğruluk ve üstün ahlakı herkesçe biliniyordu. Güzel ahlak sahibi, zengin ve ticaretle uğraşan Hz. Hatice de Hz. Muhammed'in (s.a.v.) ahlakını duymuştu, onunla ticaret ortaklığı yaptı. Peygamberimiz 25 yaşında iken Hz. Hatice'nin hazırladığı bir kervanın başında Şam'a doğru yola çıktı. Ancak henüz oraya varmadan mallarını kârlı bir biçimde sattı. Mekke'ye büyük bir kârla döndü.

Hz. Hatice, ilk kocasının ölümünden sonra kendisine yapılan evlilik tekliflerini kabul etmemişti. Ancak, Peygamberimizin hem ahlakından hem de ticaretteki başarısından etkilenmişti. Onunla evlenmek istedi. Aracılarla bu isteğini Hz. Muhammed'e (s.a.v.) iletti. Peygamberimiz de bu teklifi kabul etti ve Hz. Hatice ile evlendi.

Peygamberimiz, Hz. Hatice vefat edene kadar onunla mutlu bir şekilde yaşadı. Bu evlilikten altı çocukları oldu: Kâsım, Abdullah, Rukiyye, Ümmü Gülsüm, Zeyneb ve Fâtıma. İlk erkek çocuğunun ismi Kâsım olduğu için, o dönem Arap toplumunun örfüne uygun olarak Hz. Muhammed'e (s.a.v.) Ebu'l-Kâsım künyesi verilmiştir. Kâsım, iki yaşında iken vefat etmiştir.

Hz. Hatice, Peygamberimize büyük sevgi ve saygı duyardı. Hz. Muhammed'e (s.a.v.) peygamberlik görevi verildiğinde ona ilk inanan, Hz. Hatice olmuştur.

Kâbe Hakemliği

Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamberlikle görevlendirilmesinden beş yıl önceydi. Kâbe, yangın ve sel gibi olaylardan zarar görmüş, yıkılacak gibi olmuştu. Kureyşliler onu yeniden inşa ettiler. Sıra Hacerü'l-Esved'i yerine yerleştirmeye gelmişti.

Kureyş kabilesinin bir kolu:

-    Onu yerine biz koyacağız, dedi. Diğerleri de:

-    Biz koyacağız, dediler. Neredeyse aralarında çatışma çıkacaktı. Sonunda içlerinden biri:

-    Bir hakem tayin edin. Şu yoldan ilk görünen kişi hakem olsun, dedi. Bu öneri kabul gördü.

Biraz sonra da Hz. Muhammed (s.a.v.), o yoldan çıka geldi. Oradakiler:

-    Muhammedü'l-Emin (güvenilir Muhammed) geldi, diye sevindiler. Durumu ona söylediler. O da Hacerü'l-Esved'i bir elbise üzerine koydu. Sonra Kureyş'in her kolundan bir temsilci çağırdı. Her biri elbisenin bir yanından tutarak onu taşıdılar. Ardından da Hz. Muhammed (s.a.v.) Hacerü'l-Esved'i yerine kendisi yerleştirdi.

Okuma Metni: Haksızlıklarla Mücadelede Dayanışma

Mekke toplumunda fakir ve güçsüzler, güçlü ve zenginler tarafından sürekli eziliyor, hakları çiğneniyordu. Bunun düzeltilmesi ve bu kötü gidişe bir dur denilmesi gerekiyordu. İşte

Mekkeli gençler, bu amaç için bir araya toplanmışlardı. Cüdan'ın oğlu Abdullah'ın evinde toplananlar arasında genç Muhammed de vardı. Hepsi de toplumun içinde bulunduğu ahlaki bozukluğun farkındaydı. “Hılfü'l-Fudûl" adı altında bir antlaşma yaptılar. Bu antlaşmaya göre, Mekke halkının ve dışarıdan gelen yabancıların haklarını koruyacaklardı. İşlerinin zor olacağının farkındaydılar ama yılmayacaklardı. Haksızlıklara karşı mücadele edeceklerdi. Onlar, artıkErdemliler Topluluğu'ydu.

Güçlü olanın zayıfı ezdiği bu dönemde Yemenli bir adam, kızıyla birlikte Kabe'yi ziyaret etmek için Mekke'ye gelmişti. Mekke'ye girdiklerinde hiç tanımadıkları biri yanlarına yaklaştı. Yabancı adam gözünü kızın üzerinden ayırmıyordu. Kötü bir şeyler düşündüğü her hâlinden belliydi. Kızın babası bu durumdan endişelendi. Etrafına bakındı, gözleri yardım edecek birini aradı. Kötü niyetli adam, kimseye aldırmadan, kızı zorla alıp götürdü. Kızının götürülmesine engel olamayan adam: “Kızımı kim kurtaracak?" diye bir taraftan çaresizlik içinde feryat ediyor, diğer taraftan da yardım edecek binlerini arıyordu. Bu feryadı işitenler “Git derdini Erdemliler Topluluğu'na anlat." dediler.

Başka çaresi kalmamıştı. Koşarak Kabe'ye gitti. "Erdemliler Topluluğu'ndan kimse yok mu?" diye bağırdı. Hemen yanına birkaç kılıçlı adam geldi. Korkmuştu. “Yabancı, derdin nedir?" diye sordular. Adam, çaresizlik içinde başından geçenleri anlattı. Kılıçlı adamlar, kızı zorla götüren kişinin Nübeyh olduğunu anlamışlardı. Doğruca Nübeyh’in evine gittiler. Kapıya dikildiler ve sert bir şekilde “Yazıklar olsun sana! Sen kendini ne zannediyorsun? Çabuk bu adamın kızını geri ver!" dediler. Nübeyh, kızı vermemek için direnince kılıçlı adamlar, daha sert bir ifadeyle, “Biz, kendi aramızda haksızlığa uğrayanlara yardım edeceğiz diye söz verdik. Bu işin peşindeyiz. Kızı hemen ver, yoksa sonucuna katlanırsın." dediler. Bu kararlı tutum karşısında Nübeyh’in yapacağı bir şey yoktu. Çaresiz kızı, babasına geri verdi.

Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Peygamber Oluşu ve Mekke Dönemi

Hz. Muhammed (s.a.v.), 35 yaşında itibaren zaman zaman Mekke yakınlarındaki Nur Dağı'nda bulunan Hira Mağarası'na gidiyordu. Burada, Allah Teâlâ'yı anıyor, onun yüceliği ve sonsuz kudreti hakkında düşüncelere dalıyordu. Evrende olanlardan ibret alıyor, iç dünyasını ve insanlığın içinde bulunduğu durumu gözden geçiriyordu.

Kırk yaşına geldiğinde Hz. Muhammed'e (s.a.v.) ilk vahiy geldi. 0, 610 yılı Ramazan ayında, yine bir gün Hira Mağarası'nda düşünceye dalmıştı. Vahiy meleği Cebrail'i karşısında buldu. Cebrail ona "Oku!" dedi. Hz. Muhammed (s.a.v.), "Ben okuma bilmem." diye cevap verdi. Cebrail, tekrar "Oku!" dedi. Hz. Muhammed (s.a.v.), okuma bilmediğini yineledi. Cebrail, üçüncü kez "Oku!" deyince, Hz. Muhammed (s.a.v.) "Ne okuyayım?" diye sordu. Bunun üzerine Cebrail ona Alak suresinin ilk beş ayetini okudu:

"Yaratan Rabb'inin adıyla oku!

O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı.

Oku! Rabb'in en büyük kerem sahibidir.

O, kalemle (yazmayı) öğretti, insana bilmediğini belletti."

Cebrail gözden kaybolduğunda Hz. Muhammed (s.a.v.), büyük bir endişe ve heyecan içindeydi. Yaşadıklarını anlamaya çalışıyor, yüklendiği sorumluluğun endişesini yaşıyordu.

Bu olaydan hemen sonra evine gelen Peygamberimiz, olanları eşi Hz. Hatice'ye anlattı. Hz. Hatice, "...Allah, seni hiç utandırmaz, üzmez. Çünkü sen, doğruyu söylersin, güzel ve iyi ahlaklısın. Akrabalarınla ilgilenir, güçsüzleri korur, yoksullara yardım edersin. Konuğu ağırlar, afetlerden zarar görenlere yardımcı ve destek olursun." diyerek onu teskin etti.

Hz. Hatice'nin kuzeni Varaka b. Nevfel bilge bir hanifti. Allah'ın tek olduğuna inanıyordu. Yahudilik ve Hristiyanlık hakkında derin bilgi sahibiydi. Hz. Hatice, Peygamberimizi ona götürdü. Olanları dinleyen Varaka, Peygamberimize şöyle dedi:

- Bu gördüğün Musa Peygambere gelen Cebrail'dir. Keşke insanları hak dine çağırdığın zamanları görsem...

Peygamberimiz, böylelikle ona önemli bir sorumluluğun yüklendiğini anladı. Bu ilk vahiy ile Hz. Muhammed'in (s.a.v.) peygamberlik dönemi başladı.

Okuma Metni: İlk Vahiy

Hz. Muhammed (s.a.v.), kırk yaşlarında iken, rüyada gördükleri aynen gerçekleşiyordu. Zaman zaman Hira Mağarası'nda inzivaya çekiliyor; orada Allah'a ibadet ve dua ediyor, düşünceye dalıyordu. Bu maksatla yanına azık alıyor, azığı tükenince Hz. Hatice'ye dönüyor, yine aynı şekilde azık alıp tekrar gidiyordu. Bu hâl, kendisine Hira Mağarası'nda Hak gelinceye kadar devam etti. Bir gün ona melek gelip:

"Oku!" dedi. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.):

—    Ben okuma bilmiyorum, cevabını verdi.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), olayın devamını şöyle anlatıyor:

—    Ben okuma bilmiyorum deyince melek beni tutup kucakladı, takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı. Tekrar:

—    Oku, dedi. Ben tekrar:

—    Okuma bilmiyorum, dedim.

Beni ikinci defa kucaklayıp takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra tekrar bıraktı ve:

—    Oku, dedi. Ben yine:

—    Okuma bilmiyorum, dedim. Beni tekrar alıp üçüncü sefer takatim kesilinceye kadar sıktı. Sonra bıraktı ve:

—    "Yaratan Rabb'inin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku, Rabb'in kerimdir, o kalemle öğretti, insana bilmediğini öğretti." (Alak suresi 1-5.) dedi.

İslam Peygamber'i (s.a.v.) bu vahiyleri öğrenmiş olarak döndü. Kalbinde bir titreme (bir korku) vardı. Hatice'nin yanına geldi ve:

—    Beni örtün, beni örtün! buyurdu. Onu örttüler. Korku gidinceye kadar öyle kaldı. (Sükunete erince) Hz. Hatice'ye başından geçenleri anlattı ve;

—    Kendimden endişe ettim, korktum! dedi. Hz. Hatice de:

—    Asla korkma! Vallahi Allah seni ebediyen rüsva etmeyecektir. Zira sen, akrabayı ziyaret edersin, doğru konuşursun, işini göremeyenlerin yükünü taşırsın. Fakire kazandırırsın, misafire ikram edersin, Hak yolunda zuhur eden hadiseler karşısında (halka) yardım edersin!, dedi.

Sonra Hz. Hatice, Peygamber Efendimiz'i (s.a.v.) alıp Varaka b. Nevfel'e götürdü. Bu zat, Hz. Hatice'nin amcasının oğlu idi. Putperestliği reddeden, Allah'ın birliğine inanan bir kimseydi. îbranice bilir, Tevrat ve İncil'i okurdu. Sözleri ama olmuş yaşlı bir ihtiyardı. Hz. Hatice kendisine:

—    Ey amca oğlu! Kardeşinin oğlunu bir dinle, ne söylüyor, dedi. Varaka, Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.):

—    Ey kardeşim oğlu! Neler de görüyorsun, diye sordu. Hz. Muhammed de (s.a.v.) gördüklerini anlattı. Varaka da O'na:

—    Bu gördüğün melektir. O, Hz. Musa'ya da inmiştir. Keşke ben genç olsaydım! Keşke, kavmin seni sürüp çıkardıkları vakit hayatta olsaydım, dedi. Hz. Muhammed (s.a.v.):

—    Onlar beni buradan sürüp çıkaracaklar mı, diye sordu. Varaka:

—    Senin getirdiğin gibi bir din getiren hiç kimse yok ki ona düşmanlık edilmemiş olsun!

O gününü görürsem, sana müessir yardımda bulunurum, dedi.

Ancak çok geçmeden Varaka vefat etti ve vahiy de fetrete girdi (kesildi).

***

İlk vahiyden sonra, bir süre Hz. Mııhammed'e (s.a.v.) vahiy gelmedi. Bu süre içinde de Sevgili Peygamberimiz, ara sıra Hira Mağarası'na gitmeye devam etti. O, bir gün Hira Mağarası'ndan dönerken yine Cebrail'i gördü. Heyecan içinde evine gitti. "Beni örtün." diyerek yatağına uzandı. Bu esnada Cebrail ona Müddessir suresinin ilk ayetlerini getirdi:

"Ey örtüye bürünen (Peygamber!) Kalk ve (insanları) uyar. Rabb'ini yücelt. Giysini temiz tut. Günahtan uzak dur."

Bu ayetlerle Peygamber Efendimiz'e (s.a.v.) insanları İslam'a çağırması emrediliyordu. Hz. Muhammed (s.a.v.), insanları İslam'a davet etmeye başladı. Yüce Allah'ın "(Önce) en yakın akrabanı uyar.',(2) emri doğrultusunda, önce en yakınlarına, güvendiği dostlarına İslam'ı tebliğ etti. Onları yalnızca Allah'a inanmaya ve toplumun kötü alışkanlıklarından uzaklaşmaya çağırdı. Ona ilk inanan, eşi Hz. Hatice oldu. Ardından Peygamberimizin evinde kalan amca oğlu Hz. Ali de İslam'ı kabul etti. Hz. Ali, İslam'a ilk giren çocuktur. Peygamberimizin evlatlığı Hz. Zeyd b. Harise ve yakın dostu Hz. Ebu Bekir de İslam'a ilk inanan diğer sahabilerdir.

Hz. Muhammed (s.a.v.) üç yıl boyunca çağrısını gizli gizli yaptı. Bu sürenin sonunda Müslümanlığı seçenlerin sayısı kırka ulaştı. İslam'a çağrının üçüncü yılının sonlarına doğru "Sana emredileni açıkça söyle ve ortak koşanlardan yüz çevir!"® ayeti indi. Bu ayetle İslam'a davette yeni bir dönem başladı. Artık çağrı açıktan yapılacak ve yaygınlaşacaktı.

Hz. Muhammed (s.a.v.), bir gün akrabalarını evine çağırdı ve bir ziyafet verdi. Yemeğin ardından onlara, Allah'ın tek olduğunu, kendisini peygamberlikle görevlendirdiğini söyledi. Onlardan puta tapıcılığı ve kötü davranışlarda bulunmayı bırakmalarını istedi. Ancak başta amcası Ebu Lehep olmak üzere, akrabaları ona tepki göstererek oradan ayrıldılar.

Peygamberimiz, daha sonra tüm Mekkelilere İslam'ı anlatmak için çaba gösterdi. Bir gün Safa Tepesi'ne çıkıp insanlara önemli bir duyurusu olduğunu ilan etti. Halk toplandığında onlara kendisinin doğruluğundan kuşku duyup duymadıklarını sordu. Onlar da, "Sen asla yalan söylemezsin. Senin vereceğin habere inanırız." dediler. Bu cevap üzerine Peygamberimiz, onlara İslam'ı anlattı. Ancak insanlar bu duruma tepki göstererek dağıldılar.

Peygamberimiz, karşılaştığı güçlüklere aldırmadan insanları İslam'a çağırmaya devam etti. Ona inananların sayısı da gün geçtikçe arttı. Mekke'nin ileri gelenleri bu durumdan rahatsız olmaya başladılar. İslam'da kadınlara değer verilmesinden, insanlar arasında ayrımcılığın yasaklanmasından huzursuz oldular. Ayrımcılığa, güçsüzleri sömürmeye dayalı gelenek ve kurulu düzenlerinin değişmesinden endişe ettiler. Özellikle kölelerinin İslam'a girmesi, gelen ayetlerde ahiretten söz edilmesinden sonra Peygamberimize ve Müslümanlara eziyet etmeye başladılar. Kureyş'in ileri gelenleri, Hz. Muhammed'e (s.a.v.) engel olması veya himayeden vazgeçmesi için amcası Ebu Talip ile görüştüler. Ebu Talip'e şöyle dediler:

- Ebu Talip! Yeğenin tanrılarımıza hakaret etti. Dinimizi kötüledi. Atalarımızın yanlış yolda gitmiş olduklarını söyledi. Şimdi sen ya yeğenini bunları yapmaktan vazgeçir yahut onu himaye etmeyi bırak!

Ebıı Talip, bu heyeti güzel sözlerle başından savdı. Ancak Kureyş'in ileri gelenleri, Ebu Talip'e ikinci defa geldiler. Ona artık yeğeninin sözlerine katlanamayacaklarını söylediler. Yeğenini davasından vazgeçirmezse ya da onu himaye etmeyi bırakmazsa Ebu Talip'e karşı da cephe alacakları tehdidinde bulundular. Ebu Talip bu defa Hz. Muhammed'i (s.a.v.) çağırarak Kureyşlilerin söylediklerini haber verdi. Sorunun kendisinin de altından kalkamayacağı noktaya geldiğini, dolayısıyla davasından vazgeçmesinin iyi olacağını ifade etti. Bunu duyan Hz. Peygamber (s.a.v.), inancına ve davasına bağlılığını şu veciz söylerle ifade etti:

—    Güneş'i sağ elime, Ay'ı da sol elime verseler Allah bu dini üstün kılıncaya kadar veya ben ölünceye kadar bu davadan vazgeçmeyeceğim!

Bunun üzerine Ebu Talip:

—    Yeğenim! Git, istediğini söyle. Allah'a andolsun ki seni asla onlara teslim etmem, dedi.

Putlara tapmayı sürdüren insanlar, İslam'ı seçenlere karşı baskı ve zulmü artırdılar. Müslümanlara sosyal ve ekonomik boykot uyguladılar. Gün geçtikçe bu boykot, dayanılmaz hâle geldi. Peygamberimiz de Müslümanlara Habeşistan'a hicret (göç) etmelerini söyledi. Bunun üzerine bazı Müslümanlar da 615 ve 616 yıllarında Habeşistan'a hicret ettiler.

Habeşistan, bugünkü Etiyopya'dır.

Üç yıl sonra boykot kaldırıldı. Ancak, bir süre sonra Peygamberimizin amcası Ebu Talip ve eşi Hz. Hatice vefat etti. Sevdikleri ve değer verdikleri bu iki insanın ölümü. Peygamberimiz ve Müslümanları çok üzdü. Bundan dolayı o yıla Hüzün Yılı dendi.

Ebu Talip, Müslüman olmadığı halde Peygamberimiz daima himaye etmiştir. Onun ölümüyle Mekkeliler, Müslümanlara daha kötü davranmaya başladılar. Peygamberimiz de Mekke yakınlarındaki Taife giderek İslam'ı anlattı. Ancak orada da hakaret ve eziyete uğradı. Yine de onların kötülüğünü istemedi, doğru yolu bulmaları için Allah'a yalvardı.

Tüm baskılara rağmen Peygamberimiz, İslam'a daveti sürdürdü. Müslümanların sayısı da çoğalmaya devam etti.

***

Taif Yolculuğu

Kureyş'in zulümleri artık katlanılamaz bir duruma gelmişti. Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.v.), peygamberliğinin 10. yılında (620 M.), yanına evlatlığı Harise oğlu Zeyd'i de alarak Taife gitti. Taiflileri hak dine davet edecekti. Taifte Sakif Kabilesi vardı, onlar da putperestti. Rasûlullah ... (s.a.v.) on gün kadar, onlara İslam'ı anlatmağa çalıştı, ileri gelenleri ile görüştü. Hiçbiri Müslüman olmadığı gibi,

— Senden başka peygamberlik gelecek kimse kalmadı mı, diye alay ettiler.

— Memleketimizden çık da nereye gidersen git, diye Allah'ın Habibi'ni (a.s.) kovdular. Hz. Peygamber (s.a.v.), Taif'ten ayrılırken de çoluk çocuğu yolun iki tarafına sıralayıp onu taşlattılar. Rasûlullah'ın ayakları, atılan taşlarla yara-bere içinde kaldı. Ayaklarındaki yaraların verdiği acıdan yürüyemez hâle gelip oturmak istedikçe, zorla kaldırıp yaralı ayaklarını taşlamaya devam ediyorlar, bu yürekler parçalayan acıklı hâline gülüp eğleniyorlardı. Vücudunu atılan taşlara siper eden evlâtlığı Zeyd de birkaç yerinden yaralandı. Rasûlullah (s.a.v.) hayatı boyunca karşılaştığı sıkıntılardan en büyüğünü o gün yaşamıştı. Nihayet Rabia'nın oğulları Utbe ve Şeybe’nin yol üstündeki bağına sığınarak bu eziyetten kurtulabildi. Burada bir çardağın gölgesinde, ellerini kaldırıp şu hazin duayı yaptı:

—    İlahî! Kuvvetimin azaldığını, çaresizliğimi, halkın gözünde hor ve hakir görüldüğümü ancak sana arz ederim. Ey merhametlilerin en merhametlisi! Herkesin zayıf görüp de dalına bindiği çaresizlerin Rabb'i sensin.

—    İlahî! Huysuz ve yüzsüz bir düşmanın eline beni düşürmeyecek, hatta hayatımın dizginlerini eline verdiğim akrabamdan bir dosta bile bırakmayacak kadar bana merhametlisin.

—    Ya Rab! Eğer bana karşı gazaplı değilsen, çektiğim bela ve sıkıntılara hiç aldırmam, fakat senin esirgeyiciliğin bunları da göstermeyecek kadar geniştir.

—    Ya Rab! Gazabına uğramaktan, rızandan mahrum kalmaktan, senin karanlıkları aydınlatan, din ve dünya işlerini dengeleyen nuruna sığınırım. Razı oluncaya kadar affını diliyorum. Bütün kuvvet ve kudret ancak seninledir...

Görüldüğü üzere yapılan bunca eza ve cefaya rağmen Sevgili Peygamberimiz, beddua etmemiştir. Yolda Mekke'ye iki konak mesafede Karn denilen yerde kendisine Cebrail gelerek:

—    Ey Allah'ın Rasûlül Allah kavminin sana söylediklerini işitti, yaptıklarını gördü, sana şu Dağlar Meleği’ni gönderdi. Kavmin hakkında ne dilersen, bu meleğe emredebilirsin, dedi. Dağlar emrine verilmiş olan melek de kendisini selamladıktan sonra:

—    Ya Muhammed, emrine hazırım. (Ebu Kubeys ile Kayakan denilen) şu iki yalçın dağın Mekkeliler üzerine devrilip, birbirine kavuşarak müşrikleri tamamen ezmelerini istersen emret, dedi. Fakat Peygamberimiz:

—    Hayır, onların ezilip yok olmalarını değil, Rabb'imin bu müşriklerden, O'na hiçbir şeyi ortak kılmayan ve yalnız Allah'a ibadet eden bir nesil meydana getirmesini istiyorum, dedi.

Rabîa'nın oğulları. Peygamber Efendimiz'in (s.a.v.) hâlini gördüler. Hıristiyan köle Addâs ile O'na bir salkım üzüm gönderdiler. Peygamberimiz, "Bismillah..." diyerek üzümü yemeye başlayınca, Addâs hayretle:

—    Bu bölge halkı böyle söz söylemezler, onlar Allah adını anmazlar, dedi. Hz. Peygamber (s.a.v.) ona nereli olduğunu sordu. Addâs:

—    Ninovalıyım, Hristiyanım, diye cevap verdi. Rasûlullah:

—    Demek kardeşim Yunus Peygamber'in memleketindensin, dedi. Addâs:

—    Sen Yunus'u nerden biliyorsun! diye sordu. Rasûlullah:

—    Yunus benim kardeşim, o da benim gibi peygamberdi, dedi. Daha sonra Resul-i Ekrem Addâs'a İslam'ı anlattı. Addâs da orada Müslüman oldu.

***

Peygamberimiz, hac için Mekke'ye gelen kafileleri dolaşarak onlara da İslam'ı anlatıyordu. Hac için gelenler arasında o zamanlar adı Yesrib olan Medine'den gelenler de vardı. Hz. Muhammed (s.a.v.), peygamberliğinin on birinci yılında altı Medineli ile Akabe denilen yerde görüştü. Onları İslam'a çağırdı. Altı Medineli de Müslüman oldular. Ertesi yıl orada yeniden görüşmek üzere sözleşerek Medine'ye döndüler. Onların çabasıyla Medine'de İslam, hızla yayılmaya başladı. Ertesi ve onu takip eden sene Peygamberimiz, daha kalabalık bir grupla Akabe'de sözleşti. İslam tarihinde bu sözleşmeler, sırasıyla 1. Akabe Biatı (621) ve 2. Akabe Biatı (622) olarak adlandırılmıştır.

2. Akabe Biatı'nda Medineli Müslümanlar, Peygamberimizi koruyacaklarına söz vererek onu Medine'ye davet ettiler. Bu olaydan itibaren, baskı ve işkence gören Müslümanlar Medine'ye hicret etmeye başladılar.

İslam'ın yayılmasını engelleyemeyen Mekkeliler, Peygamberimizi öldürmeye karar verdiler. Bunun için her kabileden bir savaşçı seçildi. Onlar gece vakti Peygamberimizin evini kuşattılar. Peygamberimiz bu planı önceden haber aldı. Kimseye görünmeden evinden çıktı, Hz. Ebu Bekir ile birlikte Mekke'den ayrıldı.

Peygamberimiz o gece yatağında Hz. Ali'yi bırakmıştı. Suikastçılar, Peygamberimizin evine girdiklerinde yatağında Hz. Ali'yi görünce şaşırdılar.

Mekkeliler, Peygamberimizi yakalamak için gruplar hâlinde yola koyuldular. Bir grup. Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir'in sığındığı Sevr Mağarası'nın önüne kadar geldiler. Ancak onları göremediler.

Peygamberimiz ve Hz. Ebu Bekir, Sevr Mağarası'nda üç gün kaldıktan sonra yeniden yola çıktılar. Kuba köyüne vardılar. Peygamberimiz orada Kuba Mescidi'ni yaptırdı. Daha sonra oradan Medine'ye doğru yola çıktılar. Yolculuk esnasında Ranuna Vadisi'ne vardıklarında cuma namazı vakti gelmişti. Orada Hz. Muhammed (s.a.v.), ilk kez cuma namazı kıldırdı. Ardından yola devam edip Medine'ye vardılar. 622 yılında gerçekleşen bu olaya Hicret denir.

***

Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Medine Dönemi ve Vefatı

Medineli Müslümanlar, oraya hicret eden Peygamberimizi sevinçle karşıladılar. Mekke'den gelen Miislümanlara kucak açtılar, iş verdiler, yardım ettiler. Bu nedenle onlara yardım edenler anlamında Ensar denildi. Mekkeli Müslümanlara da hicret eden anlamında Muhacir (çoğulu Muhacirûn) adı verildi. Hicret'ten sonra Yesrib'e de "Peygamber'in şehri" anlamında Medinetii'n-Nebî, daha sonra da bu isim kısaltılarak Medine denildi.

Hicretin iki önemli sonucu vardır:

  1. Müslümanlar, Mekkelilerin baskı ve eziyetlerinden kurtuldular. Dinlerini özgürce yaşamaya başladılar.
  2. İslamiyet, Medine ve çevresinde daha hızlı yayılmaya başladı.

Hz. Muhammed'in (s.a.v.) Medine'ye hicretiyle İslam'a çağrının 13 yıllık Mekke Devri sona erdi, 10 yıllık Medine Devri başladı. Müslümanlar, onun liderliğinde yeni bir toplum oluşturmayı amaçlamışlardı. Bunun için öncelikle toplanıp ibadet edecekleri ve sosyal işleri yürütecekleri bir mescit yaptılar.

Peygamberimiz, mescidin yapımı sırasında kendisi de çalıştı, kerpiç taşıdı. Yaklaşık yedi ayda yapımı tamamlanan bu mescide "Peygamber Mescidi" anlamında Mescid-i Nebi adını verdiler.

Mescid-i Nebi, bir ibadet yeri olmanın dışında belli sosyal işlevlere da sahipti. Onun bir tarafına Peygamberimize ait odalar, diğer tarafına da bir gölgelik (suffe) yapıldı. Etrafı açık, üstü hurma dallarıyla örtülü bu Suffe'de Medine'de evi ve ailesi olmayan Müslümanlar kalıyordu.

Mescid-i Nebi'nin Hz. Muhammed (s.a.v.) Dönemi'ndeki planını gösteren bir çizim

Suffe İslam'daki ilk eğitim müessesesidir. Suffe'de kalanlar. Peygamberimizi dinler, ilim öğrenirdi. Zengin müslümanlar da onların gereksinimlerini karşılardı. İslam'a yeni girenlere Suffe'de yetişen âlim sahabiler gönderilirdi.

Mescid-i Nebi'de Peygamberimizin ilim halkaları olurdu. Müslümanlar, Peygamberimizi dinler, ondan sorularının cevabını alırlardı.

Peygamber Mescidi, danışma toplantılarının yapıldığı yerdi. Karşılaşılan sıkıntı ve sorunlara yine Mescid-i Nebi'de yapılan toplantılarla çözüm aranırdı. Yoksullar için yardım toplanır, onların gereksinimleri karşılanırdı.

Mescid-i Nebi'de Medine'ye dışardan gelen konuklar, kabile temsilcileri ve yabancı ülkelerin elçileri ağırlanır, onlarla görüşmeler yapılırdı. Tüm bunlar, Müslümanların sağlıklı bir toplum oluşturması açısından büyük önem taşıyordu.

***

Peygamberimiz, Medine'de toplumsal barışın sağlanmasına özel bir önem verdi. O, önce Mekkeli Müslümanlar (muhacirler) ile Medineli Müslümanlar (Ensar) arasında bir kardeşlik antlaşması gerçekleştirdi. Böylelikle topluma katılan Mekkeli Müslümanlar, barış ve huzur ortamının bir parçası oldular.

Peygamberimiz Medine'ye hicret ettiğinde burada Evs ve Hazrec adında iki Arap kabilesi vardı. Bunlar eskiden beri birbiriyle anlaşmazlık ve düşmanlık içindeydi. Peygamberimiz bu kabileler arasında barış ve uzlaşıyı sağladı.

Medine'de Beni Kaynuka, Benî Nadir ve Benî Kureyza adlı üç de Yahudi kabilesi yaşamaktaydı. Peygamberimiz toplumu oluşturan tüm bu gruplarla bir antlaşma yaptı. Medine Sözleşmesi adı verilen bu antlaşmaya göre her grup diğerinin haklarına saygı gösterecek, düşmana karşı birlik olacak ve birbirleriyle barış içinde yaşayacaktı. Bu antlaşma sayesinde Medine'de barış ve güven ortamı sağlandı. Müslümanlar barış ve uzlaşı kültürünü benimsediler. Hiçbir zaman yaptıkları antlaşmaya aykırı davranmadılar.

Hz. Muhammed'in (s.a.v.) savaşları da savunma amaçlıdır. Bunlardan Bedir Savaşı 624 yılında olmuştur. Mekkeliler, Medine'ye hicret eden Müslümanların Mekke'de bıraktıkları ev ve eşyalarını yağmalamışlar, onlarla Şam'a bir ticaret kervanı göndermişlerdi. Amaçları, elde edilen gelirle Medine'deki Müslümanlara savaş düzenlemekti. Durumu öğrenen Peygamberimiz, dönüşte kervana el koymak üzere çoğunluğu muhacirlerden oluşan üç yüz kişiyle yola çıktı. Ancak olayı haber alan Mekkeliler bin kişilik bir orduyla onların karşısına çıktı. Bedir'de gerçekleşen savaşı, Allah'ın yardımıyla Müslümanlar kazandı.

625 yılında Mekkeliler intikam için Medine'ye doğru üç bin kişilik bir orduyla yola çıktılar. Peygamberimiz, Medine'de kalıp şehir savunması yapmak istiyordu. Ancak yaptığı danışma toplantısında, düşmanı dışarıda karşılamak isteyenler çoğunluğu oluşturdu. Peygamberimiz de çoğunluğun görüşüne uydu. Bin kişilik bir orduyla yola çıktı. Yolda münafıklardan oluşan üç yüz kişilik bir grup ordudan ayrıldı. Uhud'da yapılan savaşta önce Müslümanlar düşmanı bozguna uğrattı. Ancak, okçuların Peygamberimizin emrine uymamaları nedeniyle Müslümanlar üstünlüklerini koruyamadılar. Peygamberimizin amcası Hz. Hamza ile birlikte 70 şehit verdiler. Peygamberimiz bu savaşta yaralandı. Ancak onun etrafında yeniden toparlanan Müslümanlar Mekkelilere kesin bir galibiyet yaşatmadılar.

Müslümanlar günden güne çoğalıyor ve güçleniyordu. Mekkeliler, bu durumu önlemek istediler. 627 yılında çevredeki kabilelerle birlik olarak Müslümanların üzerine büyük bir orduyla geldiler. Müslümanlar, şehri, etrafına kazdıkları geniş ve derin hendeklerin arkasından savundular. Hendek Savaşı adı verilen bu harpte de düşman başarılı olamadı ve bir daha Müslümanlara savaş açacak güçleri kalmadı.

628 yılında, Kabe'yi ziyaret özlemi çeken Müslümanlar, Peygamberimizin emriyle Mekke'ye doğru yola koyuldular. Niyetleri sadece Kabe'yi ziyaret etmekti. İhrama girmiş, kurbanlıklarını yanlarına almışlardı. Mekke'ye bir günlük uzaklıktaki Hudeybiye denen yere kadar geldiler. Olayı haber alan Mekkeliler, onları kesinlikle Mekke'ye yaklaştırmamaya karar verdiler. Ancak, sadece Kabe'yi ziyaret için gelenlere karşı silah kullanmak saygınlıklarını yitirmelerine yol açacaktı. Ayrıca savaş ortamı, onların ticaretini engelliyordu. Bu nedenle Peygamberimizin barışçı yaklaşımını kabul etmenin iyi olacağını düşündüler. Görüşmeler neticesinde Hudeybiye Barış Antlaşması imzalandı. Buna göre;

  • Mekkelilerle Müslümanlar arasında on yıl barış olacaktı.
  • Müslümanlar, o yıl umre yapmadan geri dönecekler, sonraki yıllarda da sadece üç gün Kabe'yi ziyaret edebileceklerdi.
  • Mekkelilerden kurtulup Medine'ye sığınan Müslümanlar Mekkelilere geri verilecek, ama Müslümanlardan ayrılıp Mekkelilere sığınanlar Müslümanlara verilmeyecekti.

Antlaşmanın maddeleri, Müslümanların aleyhine gibi görünse de Peygamberimiz, barış ortamının yararına inanıyordu. Nitekim son madde Mekkelilerin yararına olmadı. Onların isteğiyle sonraki yıllarda antlaşmadan çıkartıldı. Üstelik, on yıl tamamlanmadan Mekkeliler antlaşmayı bozdular. Bunun üzerine Peygamberimiz, 10 bin kişilik büyük bir orduyla Mekke'ye doğru yola çıktı. Mekke'nin kan dökülmeden fethedilmesi için hareket gizli tutulmuştu. Ordu Mekke'ye yaklaştığında konakladı. Mekkeliler, durumu, gece ordunun yaktığı binlerce ateşi gördüğünde fark ettiler. Müslümanlara karşı duramayacaklarını anladılar.

Peygamberimiz, Kabe'ye sığınanlara, evine çekilip kapısını kilitleyenlere dokunulmayacağını bildirmişti. Ertesi gün Müslümanlar savaş olmadan Mekke'ye girdi, Kabe'yi putlardan temizledi. Bilal-i Habeşî Kabe'nin üstüne çıkıp ezan okudu. Namazdan sonra Peygamberimiz bir konuşma yaptı ve genel af ilan etti.

Sabah ibadet ettikleri putların kırıldığını gören Mekkeliler, Allah'ın birliğini kabul ettiler. Gruplar hâlinde İslam'a girdiler. Mekke'nin fethinden sonra insanlar, kitleler hâlinde İslam'a girmeye başladı. Hicretin onuncu yılına gelindiğinde, İslam, Arap Yarımadası'na geniş ölçüde yayılmıştı.

Peygamberimiz, 632 yılında, kalabalık bir Müslüman topluluğuyla birlikte hacca gitti. Buna Veda Haccı denir. Veda Haccı'nda, dört bir yandan gelen Müslümanların sayısı yüz bini aşkındı. Rasûlüllah'ın etrafında müslümanlar, bir insan seli gibi dalgalana dalgalana ilerliyor, dağ taş "Lebbeyk Allâhümme lebbeyk (Buyur Allah'ım, buyur)!" sesleriyle inliyordu. Arafat'ta vakfenin yapıldığı gün bir cumaydı. O gün Peygamberimiz, öğleden sonra devesinin üzerinde. Veda Hutbesi denen meşhur konuşmasını yaptı. Veda, bir yerden ayrılan kimsenin geride kalanlara esenlik dilemesi demektir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.). Veda Hutbesi'nde âdeta onu dinleyen Müslümanlarla vedalaştı, onlara son öğütlerini dile getirdi.

***

Veda Hutbesi

Hamd ve şükür Allah'a mahsustur. Biz ona hamd eder, ondan yardım isteriz. Ondan af diler, tövbe ederek ona yöneliriz. Nefislerimizin kötü telkinlerinden ve kötü fiillerde bulunmasından Allah'a sığınırız. Allah kimi doğru yola iletirse kimse onu hak yoldan saptıramaz. Allah kimi de sapkınlığa yöneltirse kimse onu doğru yola iletemez. Allah'tan başka ilah olmadığına, onun tek ve yegâne olduğuna, bir ortağı bulunmadığına şahadet ederim. Yine şahadet ederim ki Muhammed onun kulu ve rasulüdür.

Ey Allah'ın kulları! Sizlere Allah'tan korkup çekinmenizi ve ona itaatte bulunmanızı tavsiye ederim.

Ey insanlar! Beni dinleyin, size bazı açıklamalar yapacağım. Bilmiyorum, bu yıldan sonra bulunduğum bu yerde belki de sizlerle tekrar buluşamayacağım.

Ey İnsanlar! Hangi ayda, hangi günde, hangi beldede olduğunuzu biliyor musunuz?

(İnsanlar, 'mukaddes bir ayda/mukaddes bir günde, mukaddes beldede/ dediler.)

Bu ayın (hac ibadetinin yapıldığı zilhicce ayının), bu beldenin (Mekke'nin), bugünün (Kurban arifesi ve cuma gününün) mukaddes olduğu gibi kanlarınız (canlarınız), mallarınız, namus ve şerefleriniz de Rabb'inizle buluşacağınız güne kadar saygın ve dokunulmazdır...

Sözlerimi iyi dinleyin ki onurlu ve huzurlu yaşamaya devam edin. Sakın haksızlık yapmayın, zulmetmeyin, zulme razı olmayın.

Ashabım! Rabb'inizin huzuruna varacaksınız, o gün size yaptığınız amellerin hesabı sorulacak.

Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?

(İnsanlar'Elbette tebliğ ettin.' cevabını verdiler.)

Allah'ım, Sen şahit ol!

Ashabım! Kimde bir emanet varsa bu emaneti sahibine versin. Size hediye verene hediye ile karşılık verin. Borca kefil olan borçlu gibidir; borcun ödenmesi gerekir.

Cahiliye dönemine ait faiz kaldırılmıştır. Ancak (faiz dışında kalan) anaparalarınız sizindir. (Böylelikle) ne siz zulmedersiniz ne de size zulmedilir. Allah, faizin olmamasına hükmetti. Kaldırdığım ilk faiz de amcam Abbas b. Abdulmuttalib'in faizidir.

Ve yine Cahiliye Dönemi kan davaları kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası da (yeğenim) Âmir b. Rebîa b. Hâris b. Abdulmuttalib'in kan davasıdır.

Ey İnsanlar! Sizi uyarıyorum, herkes yalnızca kendi işlediği suçtan sorumludur. Suçlu çocuktan dolayı baba sorumlu tutulamaz, suçlu babadan dolayı çocuk da sorumlu tutulamaz.

Ey insanlar! Şeytan, sizin bu topraklarınızda kendisine tapılmasından ümidini kesmiş bulunuyor. Fakat o, bunun dışındaki önemsiz gördüğünüz davranışlarda, sözünün dinlenmesinden hoşnut olacaktır. Dininizde sebat ederek şeytanın vesvesesinden kendinizi koruyun.

Ey İnsanlar, Allah'ın adını anarak yalan yere yemin etmeyin. Allah adına yalan yere yemin edenin yalanını Allah açığa çıkartır.

Ey insanlar! Allah'ın, gökleri ve yeri yarattığı gün 0tibariyle), Allah katında, ayların sayısı on ikidir. On iki aydan dördü savaşın haram olduğu aylardır. (Haram aylarda savaşmak ve bunu) savaşın haram olduğu ayların yerini değiştirmek, on iki aya ay ilave edip savaşın haram olduğu bir ayı ertelemek suretiyle meşru kabul etmek, Allah'ın hükmünü inkârda ileri gitmektir.

Ey İnsanlar! Kadınlarınızın sizler üzerinde hakları, sizin de kadınlarınız üzerinde haklarınız vardır. Sizin onlardaki hakkınız, yatağınızı sizden başka bir erkeğe çiğnetmemeleri, hoşlanmadığınız kişileri izniniz olmadan eve sokmamaları, size karşı isyankâr davranmamalarıdır. Kadınlarınıza en iyi şekilde davranınız; çünkü onlar sizin himayeniz altına girmiş kimselerdir. Sizler onları Allah'ın bir emaneti olarak almış bulunuyorsunuz... Kadınlar konusunda Allah'tan korkup çekinin ve onlara karşı en iyi şekilde davranın.

Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?

(İnsanlar 'Elbette tebliğ ettin.' cevabını verdiler.)

Allah'ım, Sen şahit ol!

Ey İnsanlar! Mü'minler kardeştir. Bir kimse için kardeşinin malı, onun tam rızasını almadan helal olmaz.

Benden sonra küfre sapıp birbirinizi boğazlar hâle gelmeyin. Dikkat edin!

Ey insanlar! Rabbi'niz bir, atanız birdir. Hepiniz Âdem'den türemiş bulunuyorsunuz. Âdem ise topraktan yaratılmıştır. Allah indinde en değerliniz, en muttaki olanınızdır (Onun sevgisini kaybetmekten ve azap görmekten en çok çekinen ve kötülüklerden korunanınızdır.). Arabın Arap olmayana karşı bir üstünlüğü yoktur.

Dikkat edin! Tebliğ ettim mi?

(İnsanlar 'Elbette tebliğ ettin.' cevabını verdiler.)

Allah'ım, Sen şahit ol!

Bu öğütlerimi burada bulunanlar bulunmayanlara iletsin! Öğütlerimin ulaştırıldığı bazı kimseler burada dinleyenlerden daha iyi anlayarak daha iyi muhafaza edebilirler, nice kimseler uygulayarak daha mutlu olabilirler.

Size selam ve selamet diliyorum, Allah'ın rahmet ve bereket ihsanını niyaz ediyorum.

***

Hz. Muhammed (s.a.v.). Veda Haccı'ndan sonra Medine'ye döndü. O, en zor anlarda kendisine kucak açan, hiçbir zaman da onu yalnız bırakmayan Medineli Müslümanlara vefakârlığını böylece ortaya koydu.

Peygamberimiz, kısa bir süre sonra hastalandı. İki hafta kadar süren hastalığı sırasında da Müslümanlara öğütlerde bulundu. Onlarla helalleşti. "Kimin bende bir hakkı varsa onu bu dünyada alsın." dedi. 8 Haziran 632 tarihinde 63 yaşında iken vefat etti. Mescid-i Nebi'nin yanındaki vefat ettiği odaya defnedildi. Daha sonra üzerine yeşil bir kubbe yapılan bu odaya "Hücre-i Saadet" adı verildi. Hücre-i Saadet'in içinde yer aldığı bölüme de Ravza-i Mutahhara denildi.

Peygamberimizin vefatına, bütün sahabiler üzüldü. Çünkü Peygamberimiz, onları İslam öncesinin boş inanç ve geleneklerinden uzaklaştırmış, aydınlatmış ve eğitmişti. Onun sayesinde barış ortamı sağlanmış, insanlar birbirlerinin haklarına saygı duymaya başlamışlardı. Her insanın değerli ve diğerlerine eşit olduğu bilinci yerleşmişti. Kadınlara ve çocuklara artık sevgiyle yaklaşılıyor, değer veriliyordu. Öksüz ve yoksul kimselere kucak açılıyor ve yardım ediliyordu. Bu yüzden Peygamberimizin vefatı, kadın, erkek, büyük, küçük herkeste büyük üzüntüye yol açtı. Ama biliyorlardı ki Peygamberimiz geride iyi öğütler ve örnek bir ahlak bırakmıştı. Artık, İslam'ın güzellikleri herkes tarafından biliniyordu.

Namaz Vakitleri

Hava Durumu

Tasarım - Yazılım - Sistem: Ömer Faruk Er - Medya İnternet