Ömer Faruk Er - Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi Portalı

İlim-Din Mutabakatı

İnsanlık dünden bugüne; varlık, insan ve Yüce Yaratıcı ve bunların birbirleriyle olan münasebetleri hakkında hep düşünmüş, aralarındaki sırlı münasebetleri anlamaya çalışmıştır.

İlim-Din Mutabakatı İlmihal Konuları

İnsanlık dünden bugüne; varlık, insan ve Yüce Yaratıcı ve bunların birbirleriyle olan münasebetleri hakkında hep düşünmüş, aralarındaki sırlı münasebetleri anlamaya çalışmıştır. Varlık (Kâinat) Cenâb-ı Hakk'ın kudret ve iradesiyle yazdığı bir kitaptır. Bu kitap, Allah'ın belli bir plân, program, ölçü ve dengeye göre tanzim ettiği eşya ve hâdiseler kitabıdır. Bunun yanında, Allah'ın bir de Kelâm sıfatından gelen Kur'ân kitabı vardır. Allah (c.c.), bu Kitabı'yla insanlara kâinatı anlatır, kâinattaki eşya ve hâdiselere ışık tutar. Kâinatı bir düzen ve ahenk içinde yaratan Allah Teâlâ, kurduğu bu düzeni Kur'ân'la beyan eder. İnsan da, bu iki kitabın bir başka biçimde yazılmış şeklidir. Kur'ân, kâinat ve insan, Allah'ın isim ve sıfatlarının değişik şekillerde tecelli ettiği birer kitaptırlar. Bunlar birbirleriyle fevkalâde bir iç bağlantı halinde olup, birbirlerini açıklar ve yorumlarlar. Neticede bunlar Allah'ı tanıtan, bildiren üç küllî kitaptır. Aralarında bir uyum ve ahenk vardır.

İlim, varlık ve insan kitabını inceleyerek tecrübe ve deneyler neticesi bazı hakikatleri tespit eder. Değişik inceleme ve tecrübeler neticesinde, ulaşılan bilgiler kesinlik kazanıyorsa buna ilim denir. Kesinlik kazanmayanlar ise bir teori ve nazariyeden ibarettir.

Gerçek ilimler, Allah'ın kâinattaki icraatından, kâinattaki İlâhî kanunlarla eşya ve hâdiselerin münasebetinden süzülmüş raporlardan ibarettir. Hakikat böyle iken nasıl bunlar birbirini nakzeder ve nasıl birbirinden ayrı düşünülebilir?

Değişik sahalarda gelişen ilimler, İslâm ile mutabakat halindedir. Her teoriyi İslâm Dini'nin temel kaynakları olan Kur'ân ve Sünnet'e uyarlamaya çalışmak isabetli değildir. Çünkü bu durumda, henüz ispatlanmamış bir görüş temel kabul edilerek âyet ve hadisler ona göre yorumlanmış olur. İşin doğrusu ilimlerin ulaştığı bilgiler, Kur'ân'a, Sünet-i Sahîha'ya mutabakatları ölçüsünde ele alınması gerekir. Zira ispatlanmamış teorileri birer ilmi gerçek zannederek, semavî yolla bildirilen hakikatleri onlara uyarlamaya çalışmak isabetli değildir.

Din ile gerçek ilim bir hakikatin iki yüzü gibidir. Din, insanı doğru yollarda gezdirir ve mesud edecek neticelere ulaştırır. Gayesi ve hedefi belli olan ilim ise bir meş'ale gibi bu yollarda onun önünü aydınlatır.

Allah; insan, varlık ve Yaratıcı hakkında bilgilendirme vazifesini, söz söyleme salâhiyetini peygamberlere vermiştir. Fevkalâde ve özel donanımlı olan bu müstesna insanların Kudreti Sonsuz'la hususî münasebetleri vardır. Varlığın perde önü, perde arkası manâ ve mahiyetiyle alâkalı en doğru açıklamaları ve yorumları onlar yapmışlardır.

Evet, bugün modern bilimlerin ortaya koyduğu nice gerçekler var ki, çok önceleri, icmâlî birer fezleke halinde de olsa, peygamberler, bunların hemen hepsini vahye açık o engin ledünniyâtlarına ve müstesna fetânet derinliklerine dayanarak küllî "bütüncül"bir nazarla, değişik şekillerde ortaya koymuşlardı. Günümüzün, modern laboratuarlar ve çok ileri teknolojilerle çalışan araştırma merkezleri, onların ortaya koydukları gerçeklerin neresinde bulunurlarsa bulunsunlar, hâlâ bugün milyonlarca insan her şeyi onların mesaj ve yorumları çerçevesinde değerlendiriyor; hususiyle de insan-kâinat-Allah konusunda bilâkaydışart onları takip ediyor ve onların arkasından gidiyor.

İslâm Dini, temel kaynakları olan Kur'ân ve sünneti sahiha ile ilimlere ufuk açmış, inananları açtığı bu ufuklarda koşmaya, çalışmaya teşvik etmiştir. İnsanlara her hususta rehber olarak özel bir donanımla gönderilen peygamberler, manevî yükselişte olduğu gibi maddî terakkide de rehberdirler. Medeniyet harikalarını Cenab-ı Allah ilk defa onların eliyle insanlığa hediye etmiştir. Hz. Nuh (a.s.)'ın bir mucizesi olan gemi, Hz. Yusuf (a.s.)'ın bir mucizesi olan saat gibi.

Kur'ân-ı Kerîm peygamberlerin mucizeleri ile ilimlerin ulaşabileceği son sınırları işaretlemiştir. Meselâ, Bakara suresinde geçtiği üzere, Hz. Musa (a.s.) döneminde, ölmüş bir insan geçici olarak diriltilmiştir. Demek ki tıb ilmi, ölüme geçici hayat rengi verilebilecek bir noktaya kadar terakki edebilecektir.

Peygamber Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) de pek çok hadislerinde ilimlerin ulaşabileceği noktaları işaretlemiştir. Allah Resûlü, tekarüb-i zaman (bir sürat çağının) yaşanacağını bildirmiştir. Tasarı ve aksiyon arasındaki sürenin çok daralacağını, mesafelerin büzüleceğini, hızla hedefe ulaşılabileceğini bildirerek ilimlerde çok süratli bir gelişimin olacağını bildirmiştir. Özellikle iletişim ve telekomünikasyon sahasında baş döndürücü gelişmelerin olacağı asırlarca öncesinden haber verilmiştir.

Bir başka misal verelim. Peygamber Efendimiz (sas) bir nardan bir grup insanın yiyip doyacağını haber vermiştir. Demek ki tarımda ıslahat yapılacak. Yapılan bu ıslahat sayesinde yirmi kişinin ancak yiyebileceği narlar olacak, bir nar kabuğunun altında bir insan gölgelenebilecektir. Ve günümüzde yeni yeni üzerinde çalışılan gen teknolojisinin ne kadar gelişeceğine işaret edilmiştir. Verilen bu misallerin dışında Kur'ân'da ve birçok hadislerde bizim şu anda göremediğimiz; fakat ileride muhakkak görülecek değişik ilim dalları ve bunların ulaşabileceği sınırlar işaretlenmiştir. İşaretlemenin yanında bu hedeflerin yakalanması için insanlık teşvik edilmiştir. Bunlar görülecek ve: "Sen Allah'ın Resûlüsün."denilerek Allah Resûlü'ne (sallallahu aleyhi ve sellem) olan bağlılık yenilenecek ve kuvvet kazanacaktır. Çünkü, asırlar O'nu doğrulamakta ve bütün dedikleri bir bir gün yüzüne çıkmaktadır.

 İlim, madde âleminin, hayatın ve özellikle insanın nasıl var olduğunu inceler. Bu kâinatta cereyan eden ilâhî kanunları bulup çıkarır. Bu kanunlar sayesinde insanlığın teknik ve medeniyette daha fazla ilerlemesine imkân hazırlar. Din ise, kâinatın ve madde âleminin niçin yaratıldığını ve yara¬tıcısının kim olduğunu ortaya koyar. Özellikle insanın varlıklar içindeki müstesna mevkiini, yaratılış gayesini ve bu dünyadaki vazifesinin mahiye¬tini belirtir.

Şu halde "ilim"ile "din", varlık âleminin sır ve muamma kutularını açan iki anahtardır. Biri, varlıkların yaratılış şeklini, maddî mahi¬yetini ortaya koyarken; diğeri de yaratılış sebebini ve gayesini açıkla¬maktadır. Bu bakımdan ortada birbirleri ile çatışan bir durum yoktur, bilakis birbirlerini tamamlama vardır.

Ayrıca din, kendi içindeki bilgi kaynaklarıyla yaratılışın başlangıcı, ölüm ötesi hayat gibi bilginin ufkunu aşan konularda açık üsluplu yanıltmayan bir rehberdir.

İlim ilerledikçe dinî görüşlerin iflâs edeceğini sananlar, bu noktada yanılmışlardır. İlmin ileriye doğru attığı her adım, her yeni buluş, düşünen insanlığı dinî değerlere biraz daha yaklaştırmış ve Allah'ın büyüklüğünü biraz daha yakından göstermiştir. Şöyle ki: Kâinatta mevcut kusursuz bir nizamın dayandığı kanunların keşfinden ve bu kanunlardan istifade yollarının araştırılmasından ibaret olan ilimler, bu muhteşem nizamı kuran ve işleten Allah'ın varlığına en kuvvetli burhan ve şahidlerdir. O yüce Yaratanın varlığını, eşsiz kudretini inkâr etmek; ancak gözle görülen mevcut nizamı inkâr etmekle mümkün olur. Nizamın inkârı hâlinde ise, ortada ilim kalmaz. Diğer taraftan ilimler, Allah'ın yarattığı varlıklar âlemini incelediklerinden, yaratılıştaki hârikaları, ince hesap ve ölçüleri ortaya koymakta ve varlıklar üzerinde tecelli eden İlâhî isim ve sıfatlardan bilerek veya bilmeyerek bahsetmektedirler. Bu bakımdan, ilimler Allah'ın isimlerine birer ayna olup, her bir ilim Allah'ın bir ismine dayanmaktadır. Bu hususu Bediüzzaman Hazretleri şöyle izah etmektedir: "Her bir kemâlin, her bir ilmin, her bir terakkiyâtın, her bir fennin bir hakikat-i âliyesi var ki, o hakikat, bir ism-i İlâhîye dayanıyor. Pek çok perdeleri ve mütenevvi tecelliyâtı ve muhtelif daireleri bulunan o isme dayanmakla, o fen, o kemâlât, o san'at kemâlini bulur, hakikat olur. Yoksa, yarım yamalak bir surette, nâkıs bir gölgedir. Meselâ, hendese bir fendir. Onun hakikati ve nokta i müntehâsı, Cenâb-ı Hakkın ism-i Adl ve Mukaddir'ine yetişip, hendese aynasında o ismin hakîmâne cilvelerini haşmetiyle müşahede etmektir.

Meselâ, tıp bir fendir, hem bir san'attır. Onun da nihayeti ve hakikati, Hakîm i Mutlakın Şâfî ismine dayanıp, eczahane-i kübrâsı olan rûy-i zeminde Rahîmâne cilvelerini edviyelerde görmekle, tıp kemâlâtını bulur, hakikat olur.

Meselâ, hakikat-i mevcudattan bahseden hikmetü'l-eşya, Cenâb-ı Hakkın (celle celâlühü) ismi Hakîminin tecelliyât-ı kübrâsını müdebbirâne, mürebbiyâne eşyada, menfaatlerinde ve maslahatlarında görmekle ve o isme yetişmekle ve ona dayanmakla şu hikmet, hikmet olabilir. Yoksa, ya hurafâta inkılâb eder ve mâlâyâniyât olur veya felsefe-i tabiîye misilli dalâlete yol açar.

İşte sana üç misal. Sair kemâlât ve fünunu bu üç misale kıyas et."

Ne var ki; her zaman ilmin, belli düşünce, belli cereyan ve belli doktrinlerin yedeğine verilerek, ufku sığlaştırılıp, hazımsız, mütehevvir, kavgacı ve hakikatin yolunu kesen bir gulyabanî haline getirilmesi mümkün olduğu gibi, semavî bir gerçek olan dinin de, fanatik düşüncenin elinde kin, nefret, gayız, intikam hislerine me'haz gösterilmesi her zaman ihtimal dâhilindedir. Bir objenin kendi zıddı gibi vehmedilmesi ne büyük çelişki!

Şimdi bir bilim yuvası düşünün ki -aslında o, mâbed gibi mukaddestir- şu şekilde veya bu şekilde herhangi bir felsefî cereyana takılmış, hattâ ona esir olmuştur. Orada ilim, hür olmayan bağnaz bir düşüncenin elinde tutsak demektir ve cehaletin en lânetle anılanına rahmet okutturacak kadar da mel'undur. Ve bir din ki, siyasî-gayrî siyasî bazı hiziplerin çıkarlarına vasıta yapılmak istenmektedir; artık mâbed o hizbin daraltılmış mâlikânesi, orada ibadet de bir tür teşrifat merasimi haline getirilmiş demektir ki; böyle bir durumda, dinin de, diyanetin de lâhutîliğine kıyıldığında şüphe yoktur.

 Evet, bir toplumda eğer bazıları "ilim"diyor ve bilim yuvalarını kendi villalarıymışçasına arzularının, heveslerinin, ideolojilerinin vitrini gibi kul¬lanıyorlarsa, o ilim yuvaları çoktan mâbed olmadan çıkmış, arzuların, hırsarın, nefretlerin bilendiği bir arenaya dönüşmüştür. Yine bir cemiyette eğer bazıları "dindarlık"diyor ve kendileri gibi düşünmeyenlere; düşünmeyip onlarla aynı siyasî mülâhazaları paylaşmayanlara kâfirlik, zındıklık, münafıklık sıfatlarını yakıştırabiliyorlarsa, böylelerinin temsilinde din günahı bu sahte temsilcilere ait- insanları Allah'dan uzaklaştırma, onların gönüllerini karartma ve ümit kapılarını yüzlerine kapama gibi tamamen onun maksad-ı tenziline muhalif bir fobi haline getirilmiş demektir. Doğrusu, kinle, nefretle, gayızla köpüren ağızlarda ve ruhları karartan kalemlerde din düşmanlığı ne ölçüde bir bağnazlık ve şeytana sunulmuş onu memnun eden bir armağansa; "din"deyip, falan görüşü, filan düşünceyi kritik adına sıkılarak havaya kaldırılmış yumruklar da o ölçüde bir yobazlık ve gök ehlini hüzne boğacak bir cehalet örneğidir.

Görünümü ne olursa olsun bir insan, hakikî imanın ne olduğunu, vic¬danın ne ile seslendiğini bilemiyor, ilâhî aşk ve muhabbetten nasipsiz, Allah nezdinde büyük olan şeyleri büyük, küçük olan şeyleri de küçük görüp, küçük kabul etmiyorsa, böyle birini tam dindar görmek, dinin semavîliğine ve evrenselliğine karşı en büyük bir saygısızlık olsa gerek. Dinin de, ilmin de en büyük düşmanı, hevâ, heves ve bir kısım arzularımızın, yerinde fikir zannedilmesi, yerinde de bir dindarlık gibi gösterilmesidir. Bu husus insan¬larda geniş zeminli bir boşluktur ve bu boşluğun kaynağı da onların zaaf¬larıdır.. bu zaafların başında da, olduğumuzun üstünde görünme ve yetene¬ğimizin kat kat fevkinde beklentilere girme zaafı gelir. İşte bu zaaftır ki, mâşerî vicdanın kutsal kabul ettiği ilim ve dine ait bir kısım değerlerle dol¬durulmaya çalışılmaktadır. Daha doğrusu din bazılarınca, kendi boşluklarını doldurmada tıpkı bir dolgu maddesi gibi kullanılmak istenmektedir. Vicdanın, böyle beşerî bir zaafa karşı, hakka kilitlenmiş en güçlü silahı hakikat aşkı ve ilim sevdasıdır.. evet, bilgiç görünen dimağların yosununu, dine taraftar gibi görünen düşüncelerin de pasını silecek bir iksir varsa, şüphesiz o da Allah aşkı, O'ndan ötürü bütün varlığa sevgi ve hakikat aşkıdır. Gönüller aşkla coşup, ruhlar muhabbetle şahlanınca, bütün beşerî boşluklar, zaaflar ya tuz-buz olur gider veya yararlı birer hayat iksirine inkılâp ederler. 

Namaz Vakitleri

Hava Durumu

Tasarım - Yazılım - Sistem: Ömer Faruk Er - Medya İnternet